![]() |
![]() ![]() |
|
Gönül Sohbeti
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,
Yaratılış gerçeğinden çıkarabileceğimiz gerçeklerin bazılarına bundan önceki sohbetlerimizde temas etmiştik. Bu sayımızda da bu konu üzerinde durmak istiyoruz.
Bilindiği üzere, Allah'ın varlığını inkâr edenlerin kendilerini haklı çıkarmak için en çok dayandıkları şey: "Allah varsa nerede, niye göremiyoruz?" sorusudur. Bu soruyu soranlar, yaratıcının da kendileri gibi bir varlık olması gerektiğini düşünüyorlar. Oysa bu düşünce temelden bozuk ve tutarsız bir düşüncedir. Çünkü yaratıcı da yarattıkları gibi olsaydı o zaman yaratıcı olamazdı. Birileri bana bir varlığı gösterselerdi de: "İşte bu bizim tanrımızdır, bakın bizim tanrımız görünüyor, ortalıkta dolaşıyor" deselerdi, o insanların son derece ilkel düşünceye sahip olduklarını düşünürdüm.
İlkel insanlar tanrılarını hep kendileri gibi tasavvur etmiş, bu yüzden bir bakıma kendi tanrılarını kendileri icat etmişlerdir. Yani akıllarını yorarak gerçek Tanrı'ya ulaşmak yerine kendileri kafalarına göre tanrılar icat etmişlerdir. Bu yüzden kimileri krallarını tanrı yapmış, kimileri taştan ve çamurdan birtakım heykeller yaparak onların tanrı olduğuna inanmış, kimileri gök cisimlerini tanrılaştırmış, kimileri de başka tanrılar bulmuştur. Bütün bu tutarsız buluşların aslında tek sebebi: "Tanrı varsa nerede?" sorusuna bir cevap arama ihtiyacıdır. Çağımızdaki inkârcılıkta aynı sorunun Allah'ı inkâra dayanak edinilmesi de söz konusu ilkel düşüncenin modern bir yansımasıdır.
Oysa yaratıcının yarattıklarından farklı olması gerekir. Aksi takdirde o da yaratılmış olurdu. Yaratıcı eğer yarattıkları gibi bir cisim olsaydı, o zaman onun da bir başka varlık tarafından yaratılmış olması gerekirdi. Yaratıcı yarattıkları gibi yeme, içme ihtiyacı duyan veya başka ihtiyaçları olan varlık olsaydı onun da yaratılmış bir varlık olması gerekirdi. Oysa mutlak yaratıcı kendisi yaratılmamış olan, ama kendisi dışındaki bütün varlıkları yaratan varlıktır. Yaratılış gerçeği bizi bu gerçeğe de ulaştırıyor. Yaratma, sonradan var etme düğümü her şeyin mutlak yaratıcısı olan Allah'ta çözülür. Artık onun üstünde bir yaratıcı yoktur. Ama o yarattıkları gibi değildir ve olmaması gerekir. İşte bu prensip de İslam inanç sisteminde "Allah'ın sıfatları" arasında zikredilen muhalefetun li'l-havadis (sonradan olanlara benzememek) sıfatıyla ifadesini bulmaktadır. Fakat biz O'na yarattıkları vasıtasıyla ve aklımızı kullanarak ulaşıyoruz. Dolayısıyla yaratılış gerçeği üzerinde düşünen ve aklını hakkıyla kullanan bir kimse: "Allah varsa nerede?" gibi son derece tutarsız ve kendi kendini yanıltmaktan başka bir işe yaramayan soruyu sormaz.
Görüldüğü gibi yaratılış gerçeği İslam'ın o sağlam akaid sistemini desteklemekte, teyit etmektedir. Bu itibarla yaratılış gerçeğini ne yönden ele alsanız, İslam'ın inanç sistemini doğrulayan gerçeklerle karşılaşırsınız. Fakat biz bu konuda sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Önümüzdeki sayıdan itibaren Allah izin verirse: "Neden İslam?" sorusunu soracak ve bu soruya cevap arayacağız.
Dinimizi Öğrenelim

undan önceki derslerde Allah'a iman ilkesini ve Allah'ın sıfatlarını izah etmeye çalışmış, bu sayımızda da Allah'a imanın gereği, önemi ve faydası üzerinde duracağımızı duyurmuştuk.
Öncelikle Allah'a iman neden gereklidir? Çünkü bu bir gerçektir ve inkârı mümkün değildir. Kainatta neye baksak bizi Allah'a götürüyor, bize yaratılış gerçeğini haykırıyor. Yaratılış gerçeği ise mutlaka bir yaratanın olmasını gerektirir. İşte o yaratan da Yüce Allah'tır. Yaratılış gerçeğiyle ilgili konuları "Sohbet" bölümlerimizde ele alıyoruz. Bu yüzden o bölümde dile getirdiğimiz hususları tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Sadece şuna dikkat çekmek istiyoruz ki, kesin bir gerçek karşısında akıl sahibi birinin yapması gereken onu kabul etmektir. Çünkü bu aklın bir kuralıdır. Var olan bir şeyin inkârı onu yok etmez. Sadece inkâr eden kendisine o varlığın ortaya koyduğu gerçeği perdelemiş olur. Bu ise bir mahrumiyet ifadesidir. Gerçeğe ulaşma konusunda mahrumiyet. Bazı gerçekler vardır ki onların bilinmemesi ya da kabul edilmemesinden kaynaklanan mahrumiyet insanı pek çok önemli yararlardan mahrum kılabilir. Örneğin bir yerde altın dağıtılıyor ve oraya giden herkese yüz altın veriliyor olsa, bunun bilinmemesi veya kabul edilmemesi önemli bir mahrumiyete yol açar. Susuzluktan ölmek üzere olan bir kimsenin yakınında su kaynağı bulunsa ama susuz kişi bundan habersiz olsa, ya da böyle bir şeyin varlığını kabul etmezse büyük bir mahrumiyet içine düşer. İşte Allah'ın varlığı gerçeğini kabul etmemek de öyledir. Çünkü Allah'ın varlığı gerçeğinin kabulü insana hem dünya hayatında hem de ölümden sonrasında büyük şeyler kazandırır. Bu gerçeğin kabul edilmemesi ise insanı bütün bunlardan mahrum edeceği gibi aynı zamanda büyük zararların içine sokar.
Allah inancının insana ahirette neler kazandıracağı, O'nun varlığının inkârının da neler kaybettireceği konusunda yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim yeterince bilgi vermektedir. İnşallah yeri geldikçe bunlara temas edecek, Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri aktaracağız. Allah inancının bir de dünya hayatında kazandırdığı birçok şey vardır ki onlardan biraz bu dersimizde ve bundan sonraki dersimizde özetle söz etmek istiyoruz.
Her şeyden önce Allah'a inanan bir kimse kendini sorumluluk altında görür. Yaptığı her işin bir hesabının olacağını düşünür. Aynı zamanda Yüce Allah'ın kendisini her yerde ve her zaman gördüğünü, yaptıklarından haberdar olduğunu bilir. Dolayısıyla kötülükten kaçınır. Bu ise hem toplum hayatının, hem de fert hayatının düzene girmesini sağlar. İnsanların samimi bir şekilde Allah'a inandıkları ve bu inançlarının bilincini taşıdıkları toplumlarda suç oranlarının bir hayli düştüğü tecrübelerle ve bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır.
Allah inancının dünya hayatında kazandırdıklarının hepsi bu kadar değil tabii ki. İnşallah bir sonraki sayıda da bu konu üzerinde duracağız.
Bir Peygamber Kıssası

undan önceki sayıda Hz. Adem (a.s.)'in iki oğlu arasında tartışma çıkması ve onlardan birinin diğerini öldürmesi olayıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri sizlere aktarmıştık. Bu sayıda da o olayın genel bir tahlilini yapmaya ve ondan çıkarılacak dersleri ele almaya başlayacağız.
Söz konusu olayla ilgili olarak, İsrailiyat diye nitelendirilen hikayelerde değişik ayrıntılar yer almaktadır. Ancak daha önce de anlattığımız üzere bu hikayeler dini açıdan bir dayanak değildir. Çünkü söz konusu hikayelerin alındığı kaynaklarda yer alan bilgiler aslında olduğu gibi korunmamış, değiştirilmiş, içerisine insanların uydurduğu hurafeler karıştırılmıştır. Zaten olayla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgiler bizim için yeterlidir ve ufkumuzu açmaktadır.
Öncelikle, olayın kahramanları olan, Adem (a.s.)'in iki oğlunun her ikisinin de kurban sunmalarına rağmen birininkinin kabul edilip diğerininkinin kabul edilmemesi hususuna temas edelim. Hadislerden anladığımıza göre o kurbanların kabul edilip, edilmemesindeki sebep ihlas yani samimiyetti. Onların her ikisi de Allah'a kurban sundular. Ama birinin sunuşu ihlaslı yani samimi diğerininki ise ihlastan yoksundu. Dolayısıyla ihlasla sunanın kurbanı kabul edildi, diğerinin kurbanı ise kabul edilmedi. Bu durum tüm ibadetler için geçerlidir. Allah'a ibadet ederken, ibadetlerimizin asla ihlastan yoksun olmaması gerekir. Aksi takdirde bir değeri olmaz. Birilerine gösteriş yapmak, kendimizi dindar göstermek vs. gibi amaçlar için yapılan ibadetlerin Allah katında geçerliliği yoktur. Çünkü o ibadetler Allah için değildir. Gösteriş yapan kime göstermek istiyorsa ibadetini onun hatırına yapıyor demektir. Herhangi bir dünya çıkarı elde etmek için ibadet eden o çıkarı elde edince ibadetinin karşılığını almış olur. Artık Allah'tan bir karşılık beklemeye hakkı olmaz.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de dinde ihlasın önemi hakkında şöyle buyurur:
"Oysa onlar dini yalnız O'na halis kılan hanifler olarak Allah'a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. İşte dosdoğru din de budur." (Beyyine suresi, ayet: 5)
"Onların (kesilen kurbanların) ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Ancak sizden O'na yalnız takva ulaşır." (Hacc suresi, ayet: 37)
Niyetteki ihlas ve samimiyetin önemi Resulullah (s.a.s.)'ın bir hadisi şerifinde de şöyle vurgulanmıştır: "Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyet ettiğinin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulüne yönelikse onun hicreti gerçekten Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği dünya malı yahut evleneceği kadın için ise onun hicreti de onlaradır." (İmam Nevevi'nin Riyazu's-Salihin'in en başına koyduğu bu hadisi Buhari ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis alimi rivayet etmiştir.)
Bu hafta söz konusu kıssanın ihlasla ilgili boyutunu ele almaya çalıştık. Zaten bizim bu kıssaları aktarmaktaki amacımız hikaye anlatmak değildir. O kıssalardan birtakım hayat düsturları çıkarmaktır. Bu yüzden olayların ibret veren yanları üzerinde biraz daha ayrıntılı durma gereği duyuyoruz. İnşallah bir sonraki sayıda da hasetle ilgili boyutunu ele alacağız.
Eğlenelim Öğrenelim

enizin kenarında oturan Temel denize dalıp çıkan martıları sayıyormuş. Bir adam yaklaşarak:
-Hoop, demiş böyle bedavaya martıları sayamazsın. Burada martıları saymak parayla. Kaç tane martı saydıysan parasını ver.
Temel:
-39 tane saydum, demiş ve adama 39 bin lira vermiş. Adam gidince Temel gülerek söylenmiş:
-Uyy kazikladum oni, ben 40 tane saymişidum da.
Doğrulardan Seçmeler

ahar gelmiş,
Ilık seher yelleri,
Otları tazelemiş.
Bütün canlılar düşmüş kırlara,
Canlarına can katmaya
Kurdun biri de çıkmış gezermiş,
Karsız dünya ne de güzelmiş.
Bir de bakmış bir kır at;
Salınmış yeşil çayıra.
Düşünün kurttaki sevinci:
-Al sana yiyecek, demiş;
Ama yiyebilirsen ye!
Ne diye koyun değilsin be mübarek!
Çoktan bitirmiştim işini,
Ama seni haklamak mesele
Türlü oyunlara baş vurmam gerek.
Vuracağız ne yapalım.
Kurt böyle demiş,
Ve uygun adım atıp yanına gelmiş:
-Ben, demiş Lokman Hekim'in soyundanım,
Bu çayırlarda ne kadar ot varsa
Hepsinin iyisini kötüsünü bilirim.
Övünmek gibi olmasın ama,
Her derde deva bulmuşumdur.
Düldül gibi atsınız maşaallah;
Ama bir derdiniz var, belli.
Söyleyin, hemen söküp atayım bedava.
Bir şeyim yok diyemezsiniz;
Başıboş bırakılan at
Ya hastadır, ya sakat;
Lokman Hekim böyle der.
-Arka ayağımda çıban var, demiş at.
-Aman evlat, demiş kurt;
Ayak dediğin şakaya gelmez,
Bir işledi mi kolay baş edilmez.
Sizlere hizmet boynumun borcudur,
Ben ameliyatların da kurduyumdur.
Hazret şurdan mı kapsam, burdan mı kapsam,
Diye bakıyormuş hastasına.
At ise çoktan işin farkında.
Punduna gelir gelmez basmış tekmeyi,
Ne diş kalmış hekimde, ne çene kemiği.
-Oh olsun bana, demiş kurt, ağlamaklı.
Kimse çizmeden yukarı çıkmamalı.
Hekimlik senin nene?
Kasaplığınla yetinsene.
La Fontaine