İsrail'in Yeni Yönetimi

İsrail'in eski başbakanı ve İşçi Partisi genel başkanı Şimon Peres, işgal yönetiminin yeni başbakanını ve Knesset (parlamento) üyelerini belirlemek için yapılacak seçimlerin yaklaşması üzerine Lübnan'a karşı şiddetli bir saldırı başlatmıştı. Bununla da yetinmeyerek Filistinliler üzerindeki baskıyı artırmıştı. İki milyon Filistinliyi özel ablukaya alarak bulundukları mevkilerin dışına çıkmalarını bile engellemişti. Arafat yönetimiyle işbirliği içine girerek Filistinlilere yönelik yoğun bir tutuklama kampanyası başlatmıştı. Bazı Filistinlileri mülteci kamplarında açlığa ve çaresizliğe mahkum etmiş, küçük yaştaki hasta çocukların hastaneye götürülmelerini engelleyerek ambülanslarda hayatlarını kaybetmelerine yolaçmıştı. Aynı şekilde doğum yapacak kadınların hastaneye götürülmelerini engelleyerek ambülanslarda doğum yapmalarına sebep olmuştu. Çünkü siyonist seçmen şiddete, baskıya, zulme ve vahşete oy veriyordu. Sözde "barışçı (!)" gibi gösterilen bir liderin bile seçimlerde rakibine üstün çıkabilmesi için siyonist seçmene bu tür uygulamalarla yaklaşması ve onlardan bu şekilde oy toplaması gerekiyordu. Televizyon konuşmaları, meydan mitingleri vs. siyonist seçmeni o kadar etkilemiyordu. O: "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diyerek oy isteyen politikacılardan: "Şu Filistinlilere kan kusturmak için neler yaptın?" sorusunu soruyordu. Başbakan Peres ve avanesi de: "Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır" diyebilmek için her tarafta şiddet estirebilmek, Filistin topraklarının asıl sahipleri olan Filistinlileri kendi öz vatanlarında süründürmek için bütün gücünü ortaya koymaya başlamıştı. Ama buna rağmen siyonist seçmene yaranamadı ve ondan daha şiddetli, ondan daha radikal görünen Likud Cephesi lideri Benjamin Netanyahu başbakanlık seçimlerini kazandı. Parlamento seçimlerinde de Filistinlilere zulümde çok daha ileri gidilmesini isteyen aşırı siyonist ve yahudi radikalizminin savunucusu serpinti partiler bir önceki seçimlere oranla hayli başarı sağlayarak hükümetin kurulması konusunda anahtar konumuna geldiler.

İsrail seçimlerinin öncesi ve sonrasında ortaya çıkan manzara bu. Ancak Filistin halkı açısından değişen bir şey olmadı. Çünkü İşçi Partisi'yle Likud Partisi Filistin halkı karşısında aynı kafanın iki yüzü gibidirler. Birisi sözde "barış" masalları okuyarak, diğeri ise siyonist seçmen nezdinde biraz daha prim yapabilmek için gerçek yüzünü daha açık bir şekilde göstermek suretiyle Filistin halkına zulmetmektedir. Filistin halkı ise sürekli mağdur edilmekte, haksızlığa uğratılmaktadır.

Seçim sonrası gelişmeleri değerlendirecek olursak şu hususlara özellikle parmak basmamız gerekir: Filistin özerk yönetimi, Filistin halkı lehine hiçbir olumlu yanı olmasa da hayali bir "barış" senaryosundan yola çıkarak birtakım anlaşmalara imza attığından dolayı kuyruğunu kapana kaptırmış durumdadır. Dolayısıyla İsrail rejiminin yönetim kadrosu değişse de onun tavrını değiştirmesi zordur. Bu gerçek, özerk yönetimin İsrail seçimleri sonrasında, sorumluluğuna verilen bölgelerde başvurduğu uygulamalarda ve bu yönetimin ileri gelenlerinin yaptıkları açıklamalarda da kendini gösterdi. İsrail yönetimini, biraz daha şiddet yanlısı bir kadronun ele alması üzerine Arafat yönetimi de kendi sorumluluğuna verilen bölgelerde yaşayan Filistinliler üzerindeki şiddet ve baskısını artırdı. Yeni İsrail yönetimine kendini kabul ettirebilmek için bir yandan sözde "barış (!)" karşıtı olarak gösterilen kesimlerden yeni yeni kişileri tutuklayarak zindanlara doldururken bir yandan da zindanlara doldurulanlara yönelik vahşice uygulamaları ve işkenceleri daha da şiddetlendirdi. Bu yüzden özerk yönetimin zindanlarındaki tutuklular maruz kaldıkları uygulamaları protesto amacıyla açlık grevi başlattılar. Arafat yönetimi bütün bu uygulamalara paralel olarak Netanyahu'nun önünde "barış (!)" dilenmeyi de sürdürdü.

Netanyahu'nun, "Filistin tarafı" sıfatıyla Filistin halkının davasını tarihe gömmeye çalışan grupla görüşmeleri tamamen kesmesi söz konusu değildi. Ancak sadece, Kudüs, Filistinli mülteciler, yahudi yerleşim merkezleri, su kaynaklarının kullanımı, toprak üzerinde hâkimiyet hakkı gibi önemli meselelerin ele alınacağı "nihâi anlaşma merhalesi"ni kendi istediği şekilde sonuçlandırabilmek için birtakım sert çıkışlar yapması gerekiyordu. İşte Netanyahu'nun zaman zaman, bazı yayın organlarının "barış süreci tehlikeye giriyor" türünden başlıklar atmasına yol açan çıkışlarının amacı budur. Son zamanlarda görüşmelerin yeniden başlayabilmesi için Kudüs'te bulunan, FKÖ ile bağlantılı bütün büroların kapatılmasını istemesi buna örnek. Bu büroların kapatılması, Kudüs üzerinde siyonist sultanın pürüzsüz bir şekilde tanınması ve özerk yönetimin kutsal Kudüs şehriyle ilgili bütün tavizleri vermeye hazır olduğunun hissettirilmesi anlamına gelecek. Arafat grubu Kudüs konusunda bu isteği kabul ederse arkasından başka talepler gelecek.

Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz ki, İsrail'in yeni yönetimiyle Arafat arasında görüşmeler başlayacak ve kuvvetli bir ihtimalle İsrail'in istediği mecraya doğru çekilecektir. Ancak bu Filistin sorununu çözmeyecektir. Çünkü bugün Filistin'deki bağımsızlık mücadelesinde Arafat'ın hiçbir rolü yoktur ve Arafat söz konusu mücadeleyi fiilen sürdüren halkı temsil etme yetkisine sahip değildir. Arafat'ın ve avanesinin bazı şeylere "evet" demesi Filistin halkının da "evet" demesi anlamına gelmez. Filistin halkı ise gasp edilen haklarını geri alıncaya, Müslümanların kutsal mekânlarını yeniden İslâmi kimliğine ve özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar mücadele etmekte kararlıdır. Ancak bu mücadelede dünya Müslümanlarının maddi ve manevi desteklerine ihtiyacı var.