22 Ağustos 2003 Cuma
Filistin topraklarında 29 Haziran 2003 tarihinde ilan edilen ateşkesten sonra geçtiğimiz hafta içinde yine önemli hareketlilikler yaşandı. Ancak bu olaylarda dikkatimizi çeken gelişme medya organlarının Filistin'deki direniş hareketlerinin geçekleştirdiği eylemler üzerine yaygarayı koparması oldu. Bu eylemler üzerine söz konusu medya organları hemen ateşkesin bozulduğu hengamesini koparmaya başladılar. Böylece yine Siyonist işgal güçlerine hizmet ederek bütün kabahati, sorumluluğu Filistin tarafına yüklemek istediler. Oysa bu eylemler İsrail işgal devletinin 8 Ağustos 2003 tarihinde Nablus'un el-Asker mülteci kampında gerçekleştirdiği saldırıya ve katliama bir cevap niteliği taşıyordu. Kaldı ki İsrail'in ateşkes ihlali de sadece bu olaydan ibaret değildi. Ondan önce de değişik zamanlarda saldırılar gerçekleştirmek suretiyle ateşkesin şartlarına uymamıştı. Bunun en önemli sebebi İsrail işgal devletinin Filistinlilerin ateşkes ilanlarını bir tür yenilgi ilanı olarak algılamasıydı. Oysa Filistinlilerin ateşkes ilanları bir yenilgi ilanı değil iki önemli amaca yönelik girişimdi. Bunlardan birincisi İsrail işgal devletinin zindanlarındaki tutsakların serbest bırakılmasını sağlamak diğeri de İsrail'in baskılarıyla iş başına getirilen Mahmud Abbas hükümetinin uygulamaları sebebiyle Filistinliler arasında fitne çıkmasını önlemekti. Filistin'deki muhtelif direniş örgütlerinin ileri gelenleri de yaptıkları açıklamalarda ateşkes ilanlarının yenilgi ilanı anlamına gelmediğini, İsrail'in böyle algılamakla hata ettiğini vurguladılar. Yine aynı direniş örgütleri tarafından yapılan açıklamalarda ateşkese bağlılığın İsrail saldırıları karşısında sessiz kalmayı gerektirmediğini vurguladılar. Zaten HAMAS 8 Ağustos Cuma günü Nablus'ta gerçekleştirilen saldırıya karşı yaptığı açıklamada, ateşkese bağlı olduğunu ancak bu saldırıya da sessiz kalmayacağını vurgulamıştı. Fakat ne var ki Nablus'taki söz konusu saldırı karşısında sessiz kalmayı tercih eden medya organlarının özellikle Türkiye'deki malum medya organlarının Tel Aviv yakınında bulunan Re'su'l-Ayn (işgalcilerin isimlendirmesiyle Rooşhayn) kasabasındaki ticaret merkezinde ve Batı Yaka'da Filistinlilerden gasp edilen arazilerin üzerine kurulu Ariel Yahudi yerleşim merkezinde gerçekleştirilen şehadet eylemleri karşısında hemen kıyameti kopararak Filistinlilerin ateşkesi bozdukları imajı oluşturmaya çalıştılar.
Medya tek taraflı ve maksatlı tavır takınsa da söz konusu iki eylem İsrail işgal devletine oldukça ağır darbeler indirdi ve işgalciler bu eylemlerle yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını bir kez daha gördüler. Şaron bu eylemler karşısında eskisi gibi şiddet politikasını öne çıkarmak yerine birtakım diplomatik ataklar yapmayı tercih etti. Çünkü, güven ortamının yine iyice bozulması durumunda "İsrail halkı" olarak nitelendirilen göçmen halktaki endişe ve sıkıntının yeniden artacağını, muhtelif iktisadi sektörleri sıkıntıya sokan problemlerin geri döneceğini ve bunun da bizzat kendi halkının tepkilerine yol açacağını düşünüyor. Bununla birlikte Şaron hükümetinin yine uzlaşmacı tavır takınmak yerine siyasi oyunlarla işini yürütmek için çaba sarf ettiğini görüyoruz.
İsrail işgal devleti Filistinli tutsaklara yine oyun oynamaya devam ediyor. Böyle yapmasına rağmen serbest bırakılan tutsaklar konusunu sürekli propaganda malzemesi olarak kullandığını ve hizmetindeki medya organlarından bu konuda sonuna kadar yararlandığını görüyoruz. Biz bu konu üzerinde daha önce muhtelif yazılarımızda durduğumuzdan burada ayrıntısına girmeye gerek görmüyoruz. Fakat şu kadarına dikkat çekelim ki İsrail işgal devleti geçtiğimiz hafta içinde seksene yakın Filistinli tutsağı serbest bıraktığı ve bunu propaganda aracı olarak kullandığı halde neredeyse bir o kadar Filistinliyi tutuklayarak zindana attı ve tutuklamaları da sürdürüyor. Bu arada dayatma yoluyla iş başına getirttiği Mahmud Abbas hükümetine Filistinli direnişçilere yönelik tutuklamaları artırması için de baskı yapıyor. Yani tutuklama ve zindana atma işini bu hükümete devretmek suretiyle Filistinlileri birbirleriyle uğraştırmak için çaba sarf ediyor.
İsrail işgal devletinin geçtiğimiz hafta içinde oynadığı oyunlardan biri de Batı Yaka'daki bazı şehirlerden çekilme oyunu oldu. Özerk yönetimin Enformasyon bakanı Nebil Amr, 17 Ağustos 2003 Pazar günü düzenlediği basın toplantısında İsrail işgal güçlerinin Batı Yaka'daki Kalkiliya ve Eriha şehirlerinden çekileceklerini açıkladı. Ancak hemen ertesi gün farklı açıklamalar yapıldı ve Muhammed Dahlan'ın sözcülüğünü yapan İlyas Zenaniri, İsrail'in çekilme işlemini ertelediğini bildirdi. Normalde İsrail'in buralardaki askeri varlığı sadece Filistin davasıyla ilgili prensiplere ve genel uluslararası prensiplere değil özerk yönetimle işgal devleti arasında imzalanan tüm anlaşmalara ve BM'in tüm kararlarına da aykırıdır. Dolayısıyla işgalcilerin buralardan çekilme işini pazarlık konusu yapmaya ve karşılığında bir şey talep etmeye hakları yoktur. Ayrıca çekilme işlemi herhangi bir iyi niyet girişimi ve Filistinlilere bir lütuf olarak da değerlendirilemez. Ancak işgalciler bir yandan buralardan çekilmeyi dünya kamuoyuna bir "iyi niyet" girişimi olarak lanse etmeye çalışırken bir yandan da çekilme karşılığında Filistin tarafından büyük tavizler koparmak istiyorlar.
Bu sıralarda Filistin meselesiyle ilgili en önemli gelişmelerden biri Mescidi Aksa'ya yönelen tehdittir. İşgal devleti Mescidi Aksa'nın Siyonist göçmenlere ve yabancı turistlere de açılması yönünde karar aldı. Aksa İntifadası'nın başlamasına da bu kutsal mabedin mahremiyetinin kirletilmesini amaçlayan bir sözde ziyaret girişiminin sebep olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla İsrail işgal devletinin kararının Mescidi Aksa'ya yönelen bir tehdit olduğu gibi aynı zamanda yeniden havanın gerginleşmesine yol açacağı ortadadır. Burada temel mesele söz konusu mabedin ziyarete açılmasıyla ilgili değildir. Meselenin özü bu kutsal mabedi ortadan kaldırma ve yerine Siyon mabedi ya da Süleyman heykeli olarak adlandırılan bir Yahudi mabedinin inşa edilmesi amacıyla ilgilidir. İşgalci siyonistler bu yöndeki emellerini artık iyice gün yüzüne çıkarmışlardır. Dolayısıyla söz konusu "ziyarete açma" kararının arkasında işte böyle bir emelin olduğu çok iyi bilinmektedir. Ayrıca Filistinliler, işgalcilerin bu yöndeki sinsi politikalarını daha önce el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nde tecrübe etmişlerdir. Bu yüzden her zaman işin başlangıcında tavır koyarak aynı sinsi politikanın kutsal Mescidi Aksa hakkında da uygulanmasını önlemek istiyorlar. Bundan dolayı şimdiye kadar Mescidi Aksa'yı hedef alan tüm girişimlerin önüne geçebilmek için her türlü fedakarlığı göstermekten çekinmemişlerdir. İşgal devletinin son kararıyla ilgili açıklamalarda da Filistin halkının her türlü fedakarlığı göstererek bu kararın uygulanmasına engel olacağı vurgulandı. Ayrıca muhtelif çağrılar yapılarak işgal devletinin kararının uygulanmasının önlenmesi için Mescidi Aksa'ya akın edilmesi istendi. HAMAS'ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri tarafından yapılan açıklamada da Mescidi Aksa'nın mahremiyetinin kirletilmesinin ateşkesin kesin olarak bozulması olarak algılanacağı ve mümkün olan bütün yollarla karşılık verileceği vurgulandı. Bütün bu açıklamalar işgal devletinin kararının ve tutumunun yeniden havayı germekten başka bir anlam taşımadığını ortaya koymaktadır. Doğacak sonuçlardan ise sadece Filistinliler değil işgalciler de büyük ölçüde zarar göreceklerdir.
İsrail işgal devleti bu sıralarda Arap ülkelerinden Filistin topraklarına göç eden Yahudilerin güya geride kalan mallarının peşine düştü. Özellikle de Irak'tan Filistin topraklarına göç eden Yahudilerin geride bıraktıklarını iddia ettiği mallarla ilgili olarak kendine göre kapsamlı bir dosya hazırladı. Bu dosyaya binaen Irak'ta işbaşına gelecek hükümete 20 milyar dolarlık borç çıkardı.
Bu konuyla ilgili olarak vurgulanması gereken birkaç husus olduğunu düşünüyoruz:
Birinci olarak muhtelif Arap ülkelerinden ve bu arada Irak'tan Filistin topraklarına göç eden Yahudilerin geride bir şeyler bıraktıklarını sanmıyoruz. Onların bir yerlere göç ederken bitleri dahil olmak üzere para edebileceğini düşündükleri her şeylerini en yüksek fiyatlarıyla elden çıkarmaya çalıştıkları bilinmektedir. Belki bazı ülkelerden Filistin topraklarına göç yasak olduğundan göç işlemini gizli tutmak için bazı şeylerini satamadan çıkmak zorunda kalmış olanlar olduysa da onların da daha sonra birileriyle irtibat kurarak komisyon vermek suretiyle mallarını sattırmış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu itibarla söz konusu göçmen Yahudilerin geride bir şeyler bıraktıklarını tahmin etmiyoruz. Dolayısıyla Şaron hükümetinin çıkarmış olduğu "mal varlığı" raporları tamamen düzmece ve yalan iddialara dayanan raporlardan ibarettir. Malum olduğu üzere Siyonistler Nazi katliamlarıyla ilgili iddialarını ve bu konuda uydurdukları raporları başta Almanya olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerini yıllarca sığır gibi sağmak için kullanmışlardır. Şimdi de Irak önemli bir geçiş döneminin eşiğinde olduğundan ve ABD emperyalizmi bu ülkede uzaktan kumanda edilecek, aynı zamanda Irak'ın bütün ulusal servetlerinin sağılmasına fırsat verecek bir hükümeti iş başına getirmeyi hedeflediğinden Siyonist işgalciler de kendi açılarından en büyük çıkarı elde etmeyi hedefliyorlar.
İkinci olarak Arap ülkelerindeki Yahudiler herhangi bir zorlamaya maruz kalmaksızın, tam tersine göç etmelerini engelleyen resmi prosedürleri aşarak ya da Arap ülkelerindeki yönetimlerin bu konudaki ihanetlerinden yararlanarak Filistin topraklarına göç ettiler. İsrail işgal devleti şimdi onların mal varlıklarının peşine düşüyor. Öte tarafta milyonlarca Filistinli aynen Nazi metotları kullanılarak kendi öz yurtlarını, topraklarını terk etmeye zorlandılar. Bu insanların geride bıraktıkları mal varlıklarına "sahipsiz mal" muamelesi yapıldı. İşgal devleti "sahipsiz mal" dediği bu mal varlıklarını dünyanın değişik yörelerinden getirtilen Yahudi göçmenlere peşkeş çekti. Bu şekilde "sahipsiz mal" muamelesi yapılarak dağıtılan arazilerle, gayri menkullerle ilgili binlerce mahkeme kaydı bulunmaktadır. İşgalciler bütün bunları yaptıktan sonra da değişik ülkelerdeki medya organları vasıtasıyla Filistinlilerin arazilerini kendi elleriyle sattıklarını iddia ettiler. Ne yazık ki bugün hala ülkemizde inançlı insanlarımız bile Filistinlilerin arazilerini elleriyle sattıklarını, başlarına bütün bu belaların bu yüzden geldiğini ileri sürüyorlar. Bu konuda hiçbir bilgileri ve ellerinde hiçbir delil olmadığı halde. Oysa en azından aklı başında hiç kimsenin kendini huzur içinde hissettiği evini, yurdunu satıp da mülteci kamplarında sefalet içinde yaşamayı tercih etmeyeceğini tahmin edebilmeleri gerekir.
Arap ülkelerinden özellikle de Irak'tan Filistin'e göç eden Yahudilerin geride bıraktıklarını iddia ettiği mal varlıklarının peşine düşen ve Irak'a 20 milyar dolarlık fatura çıkaran İsrail işgal devleti Filistinli mülteciler konusunun gündeme getirilmesine bile karşı çıkıyor. Yol Haritası planının uygulanabilmesi için mültecilerin geriye dönüş haklarının tamamen gündem dışı tutulmasını şart koşuyor.
Gerek birinci intifada ve gerekse Aksa İntifadası sürecinde Filistinlilere ait yüzlerce ev yıkıldı. Yüzlerce dönüm arazi tahrip edildi veya tamamen gasp edildi. Bütün bu haklardan da kimse söz etme cesareti gösteremiyor.
Üçüncü olarak bu konunun gündeme gelmesiyle birlikte Filistin topraklarındaki Yahudi toplumun bir göçmen toplum olduğu ve oraların asıl sahiplerinin zorlama ve şiddet yoluyla çıkarıldıkları gerçeği de dolaylı olarak gündeme getirilmiş oluyor. Oysa Siyonistler özellikle Amerika'da Filistin topraklarının boş çöllerden ibaret olduğu ve kendilerinin oraları ihya ettikleri iddiasıyla propaganda yapıyorlar.
Sonuç olarak şunu ifade edelim ki meselenin özü bizim gerçek anlamda bir ümmet olamayışımızdan kaynaklanıyor. İşgalci Siyonistler Filistin'de her türlü gasp ve işgali gerçekleştirirken Arap ülkelerinden giden Yahudi göçmenlerin mal varlıklarıyla ilgili faturalar çıkarıyorlar. Bizim insanlarımız ise Filistinlilerin yurtlarını gasp eden işgalcilerle değil de yurtları gasp edilen insanlarla uğraşmayı, onlar hakkında yine gasp edicilerin uydurup piyasaya sürdükleri iftiraları dillerinde dolaştırmayı tercih ediyorlar.