2 Kasım 2005 Çarşamba, Vakit gazetesi
Dünyada birkaç günden beridir İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın "İsrail haritadan silinmelidir" sözü tartışılıyor. Bu sözün diplomatik ilişkilere yansıması hakkında muhtelif yorumlar yapılabilir. Ancak bizim kanaatimize göre böyle bir sözün sarf edilmesinin faydalarından biri İsrail'in meşruiyeti sorununun bu vesileyle yeniden gündeme gelip tartışmaya açılmasıdır.
Biz konuya şu soruyla başlamak istiyoruz: "Böyle bir söz Almanya, Fransa ve hatta ABD hakkında söylenmezken neden İsrail hakkında söyleniyor?" Çünkü İsrail, meşruiyet sorunu yaşamaktadır. Siyonist işgalcilerin böyle bir sorun yaşadıklarını anlamak için İran cumhurbaşkanının mezkûr sözü sarf etmesini beklemeye gerek yoktu. Bizzat İsrail işgal devletinin izlediği politikadan anlamak mümkündü.
Siyonist devlet Gazze'den çekilme işlemini meşruiyet sorununu aşmada değerlendirmek için bir diplomatik atak başlattı. Ne yazık ki Türkiye'deki mevcut yönetim de bu konuda siyonist devletin önünü açma amacıyla devreye girdi. Pakistan Dışişleri bakanıyla siyonist devletin Dışişleri bakanını bir araya getirip görüştürmesi bu konuda üstlendiği görevi yerine getirmede bayağı aceleci davranmasından kaynaklanıyordu.
Amerikan emperyalizminin son dönemde Hariri cinayetinden yola çıkarak kriz politikası üretmek suretiyle Suriye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışmasının amaçlarından biri siyonist devletin meşruiyet sorununun aşılması çabalarına hizmettir. Biz bu hususu daha önce Suriye'yle ilgili son gelişmeleri tahlil ettiğimiz yazılarımızda dile getirmiştik. Siyonist devleti himaye eden ve onun "meşru devlet" olarak tanınmasını, böylece hayatta kalmasını sağlamaya çalışan ABD'nin böylesine ciddi krizler üreterek bazı ülkelere birtakım planları dikte etmek istemesi İsrail'in ciddi "meşruiyet" sorunu yaşadığının açık göstergelerinden biri değil midir?
Harita konusu kısmen sübjektif bir konudur. Ama bunun bir de vakıayla ilgili yanı vardır. Şöyle ki, sizin elinizde bir arazinin mülkiyet hakkına dair tapu var. Ama arazinize başkaları el koymuş ve kullanıyor. Tapu mülkiyet hakkı konusundaki meşruiyeti ifade ediyor. Gasp edicilerin arazi üzerindeki hâkimiyetleri ise inkârı mümkün olmayan bir vakıadır. Vakıa realite olarak karşınızda duruyor, ama haklılığı ifade etmiyor. Haklılığı ve meşruiyeti ifade eden şey eldeki tapudur. Bazı haritalar vakıaya göre çizilir, bazıları da ilkeye, meşruiyet haklarına göre. Günümüz dünyasında vakıaya göre çizilen haritalarda İsrail'e de yer verilmiştir. Ama ilkeye, meşruiyet haklarına göre çizilen haritalarda İsrail'in zaten yeri yoktur.
İşgalci siyonist devleti "meşru" kabul etmeyen ülkelerin, bakış açılarını, anlayışlarını meşruiyet haklarına göre belirleyen oluşumların, siyasi hareketlerin ve şahısların haritalarında İsrail'in zaten yeri yoktur. Çünkü İsrail işgalci ve gasıp bir devlettir.
Bakın, bugün birçokları siyonistlerin 1967'de işgal ettiği toprakları Filistin olarak kabul eder ve İsrail'in oralardaki hâkimiyetini "işgal" olarak değerlendirirler. Bundan dolayıdır ki siyonistlerin Gazze'den çekilmelerini bütün dünya kamuoyu, hatta ABD bile onayladı. Batı Yaka ile ilgili pazarlıklarda da meseleyi az çok bilenler Filistinlilerin yanında yer almakta, onların buralarda "işgalci" olduklarını ve çekilmeleri gerektiğini dile getirmektedirler. Peki, 1948'de işgal edilmiş topraklarla 1967'de işgal edilmiş topraklar arasındaki fark nedir? Sadece işgaldeki zaman farkı. Herhangi bir beldenin diğer beldeden 19 yıl önce işgal edilmiş olması bir meşruiyet hakkı tanır mı? "Tanır" diyenler hukuk ilkelerini gözetmeyip çağdaş sömürgeci güçlerin hukuk dışı meşrulaştırma politikalarını onaylayanlardır. "Tanımaz" diyorsak, İsrail'in 1948'de işgal ettiği topraklar üzerindeki hâkimiyetini hangi "meşruiyet" ilkelerine dayandıracağız. Eğer "BM'in, Filistin topraklarını bölen 181 sayılı kararına" denirse biz de: "BM'in Filistin toprakları üzerinde bir mülkiyet hakkı mı vardı ki oranın bir bölümünü siyonist terör örgütlerine teslim etti ve bu örgütlerin 'İsrail' adıyla devlet kurmalarına imkân tanıdı?" diye sorarız.
Bugün altı milyon civarında Filistinlinin mülteci hayatı yaşıyor olması, onların ellerindeki tapular ve anahtarlar, aynen Hitler'in yahudilere karşı kullandığı tehcir metotlarıyla yurtlarından çıkarılmış olan bu insanların mülklerine el konulması için İsrail tarafından "Sahipsiz Mülkler Kanunu" çıkarılmış olması ve daha nice uygulamalar siyonist devletin meşru olmadığının en önemli delillerindendir.