Kasım 2007, Mostar dergisi
Yahudilerin vaat edilmiş topraklara dönüş inançlarını ideolojik bir kimliğe dönüştürme hareketinin başlangıç noktası Basel Kongresi'dir. Söz konusu inancı ideolojik kimliğe dönüştürme çabasıyla Siyonizm hareketi ortaya çıktı. Bu hareketin örgütsel yapılanmaya başlaması da İsviçre'nin Basel şehrinde 1897 yılında gerçekleştirilen toplantıyladır. Söz konusu toplantıda, Yahudilerin "vaat edilmiş topraklar"a dönüşünü Mehdi'nin gönderileceği günlere bırakmadan, siyasi faaliyetler yoluyla gerçekleştirme ve bu amaçla zamanın güçlü devletlerine yanaşma kararı alınmıştır.
Siyonist hareket önce, "vaat edilmiş topraklar" olarak nitelendirilen Filistin'i hâkimiyetinde tutan Osmanlı devletine yanaşarak, o zaman bazı ekonomik sıkıntıları olan bu devlete cazip teklif sunup kendilerine Filistin'de mülk edinme imkânı verilmesini istedi. Ama o zamanki Osmanlı sultanı II. Abdülhamit teklifi reddettiği gibi Yahudilerin Filistin'de mülk edinmelerini zorlaştıran yeni tedbirler aldı.
Osmanlı'dan ilgi göremeyen Siyonist hareket ardından zamanın en güçlü devleti olarak bilinen ve dünyadaki hâkimiyet alanını sürekli genişleten İngiltere ile yakın ilişki içine girdi. Siyonist hareketin İngiltere'yle irtibat ve işbirliği çok fazla açığa çıkarılmış değil. Fakat zaman içinde yaşanan ve bizim de aşağıda sözünü edeceğimiz gelişmeler bu işbirliğini açığa çıkarmıştır.
İngiltere, dünyadaki hâkimiyet alanını genişletmek ve karşısındaki tüm rakiplerini zayıf düşürmek, özellikle de dünya Müslümanlarının birliğini temsil eden, hilafet makamını elinde bulunduran Osmanlı'yı devirmek için Siyonistlerle işbirliğini bir fırsat olarak değerlendirdi. Çünkü bu hareketin planlarından ve irtibatlarından Osmanlı'yı yıpratmada, kendi içinden tahrip etmede yararlanma imkânı doğmuştu. Avrupa Yahudilerinin göç edecekleri bir toprak arayışına girmeleri de İngiltere'yi ve diğer Avrupa ülkelerini memnun etmişti. Çünkü Avrupa'nın, antisemitizm adı verilen Yahudi aleyhtarlığı hareketinin devam etmesinden kaynaklanan sorunlardan dolayı başı dertteydi.
Siyonizmin, çağın egemen güçleriyle işbirliği içine girmesi ilk önemli ürününü 1916'da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes - Picot Anlaşması'yla vermiştir. Bu anlaşmanın Filistin'le ilgili maddesinde şöyle deniyordu: "Diğer ortakların ve Mekke şerifinin muvafakati alındıktan sonra Rusya ile de istişare yapılarak bu bölgede uluslararası bir yönetim kurulsun." Uluslar arası yönetim kurulmasıyla amaçlanan tabii ki Yahudilerin bölgeye yerleşebilmeleri için imkânların genişletilmesiydi. 1917 Bolşevik Devrimi'nden sonra Rusya anlaşmadan çekilmiş, ancak İngiltere ve Fransa bağlı kalmaya devam etmişlerdir.
İngiltere'nin Siyonist hareketle işbirliğini en açık bir şekilde ortaya koyması Belfur Deklarasyonu'nu yayınlamasıyla gerçekleşmiştir. Zamanın İngiliz Dışişleri bakanı Arthur Belfur'dan adını alan deklarasyonda şöyle deniyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki haşmetli kral, Filistin'de bulunan Yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya Yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır."
Bu deklarasyonun yayınlanmasıyla Filistin'de uluslar arası bir yönetim oluşturulmasıyla neyin amaçlandığı herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde açığa çıkmıştır.
Filistin'i Yahudi yerleşimine açmak ve oranın asıl sahiplerini göçe zorlamak amacıyla komplolar hazırlayan egemen güçler, sözünü ettikleri "uluslar arası yönetim"i oluşturmak amacıyla 1917'de Filistin topraklarına yönelik işgal hareketini başlattılar. Günümüzde nasıl "uluslar arası toplum" adına ABD, işgal eylemleri gerçekleştiriyorsa o zaman da bu işi dönemin en güçlü sömürgecisi İngiltere yapıyordu. İngiltere'nin 1917'de başlattığı işgal hareketi 1918'de tamamlandı ve tüm Filistin İngiliz işgal güçlerinin hâkimiyetine geçti.
Egemen güçler gayri meşru fiillerini meşrulaştırma amacıyla uluslar arası bir örgütten yararlanma politikasını geçmişte de uyguluyorlardı. Günümüzdeki BM'nin görevini Filistin'in İngiliz işgaline geçtiği dönemde Milletler Cemiyeti adlı bir uluslar arası kuruluş görüyordu. Bu kuruluş 1922'de çıkardığı bir kararla, Filistin toprakları üzerinde hak sahibiymiş ve onu istediğine peşkeş çekme imkânı varmış gibi bu toprakları İngiltere'nin himayesine verdi. Kavramların politik hesaplar için nasıl kurnazca kullanıldığını söz konusu kararda da görüyoruz. ABD'nin Irak'a demokrasi yerleştirmesi gibi İngiltere de Filistin'i himaye edecekti.
İngiltere işgalinin ve Milletler Cemiyeti'nin Filistin'i onun himayesine vermesinin asıl amacı Siyonist ideolojinin planlarına hizmet ve Yahudi yerleşimine imkân sağlamaktı. Zaten işgal sonrasında izlenen politika, amacın bu olduğunu herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak derecede açığa çıkarmıştır. Filistin topraklarının önemli bir kısmı da iddia edildiği gibi sahipleri tarafından satılmamış, İngiliz işgalciler tarafından uygulanan ağır vergilerin ödenememesi gerekçesiyle gasp edilmiş ve Yahudilere sembolik fiyatlarla satılmıştır.
İngiltere'nin tüm kolaylaştırmalarına ve Siyonist örgütlerin bütün teşviklerine rağmen Filistin'e Yahudi göçü hızlandırılamamıştır. Ama Nazi fırtınasının başlamasıyla birlikte korkunç bir hız kazanmış ve Yahudiler adeta bir insan seli halinde Filistin'e akın etmeye başlamışlardır. Çünkü Hitler'in adamları Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde öldürdükleri Yahudilerin cesetlerini sokaklarda dolaştırarak: "Buraları terk etmezseniz sizin de başınıza gelecek budur" diye ilanlar yapıyorlardı. Bu yüzdendir ki, Hitler fırtınasının başladığı 1933 öncesinde Filistin'de Yahudi sayısı 180 bin civarında iken II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1945'te bu sayı 800 bine çıkmıştı. Bu durumu birçok yorumcu Hitler'le Siyonist örgütler arasındaki gizli ilişkiye bağlamıştır.
Filistin'de yeterli Yahudi nüfus oluştuğunun görülmesi üzerine Siyonist terör örgütleri artık devletleşme sürecine girdi ve 1947'de İsrail adında bir devletin kuruluşu ilan edildi. Emperyalizmin meşrulaştırma politikasını uygulama amacıyla Milletler Cemiyeti'nin yerine kurulan BM de vakit kaybetmeden 1948'de, bu devleti meşrulaştıran ve Filistin topraklarını Yahudilerle Filistinliler arasında paylaştıran 181 sayılı Genel Kurul kararını çıkardı. Normalde Yahudilerin nüfusu daha az olduğu ve mülklerine geçirdikleri arazi miktarı da çok olmadığı halde BM, Filistin topraklarının çoğunu Yahudilere verdi.
Filistin, Milletler Cemiyeti'nin kararıyla himayesine verilen İngiltere, Siyonist örgütlerin çıkarlarını himaye ve onların planlarına hizmet etmiştir. İsrail de kuruluşundan itibaren sürekli egemen güçlerin ve BM'nin himayesinde olmuştur. Bu yüzden dünyadaki hâkim güçlerin Ortadoğu'yla ilgili politikalarına baktığımızda sürekli İsrail çıkarlarının himaye edildiğini görürüz.
ABD'nin en büyük para ve silah yardımı sürekli İsrail'e yapılmıştır. ABD Dışişleri bakanı Bayan Rice'ın son Ortadoğu seyahatinde gerçekleştirilen silah satışı anlaşmalarında aslan payı yine İsrail'e ayrıldı ve bu devlete verilecek yıllık silah miktarının % 25 oranında artırılması kararlaştırıldı.
Bütün politikalarında İsrail'i kollayan egemen güçler, demokrasiyi adeta bir tabu gibi sunmalarına rağmen Filistin halkının Hamas'ı seçmesine tahammül edemedi ve bu yüzden Filistin halkını ağır ekonomik ambargo cezasına maruz bıraktılar. 2006 genel seçimlerinden sonra Hamas'ın özerk yönetim bölgesinde iktidara gelmesi sebebiyle tüm Filistin'e uygulanan uluslar arası ambargo hâlen devam etmektedir.