Şubat 2010, Vuslat dergisi
Filistin halkı kendi öz yurduna sahip çıkma konusundaki kararlılığından dolayı bir asırdan beri çağdaş emperyalizm tarafından cezalandırılıyor. Emperyalist güçler bu halkın topraklarına yerleştirdikleri Siyonist işgalcilerin orada varlıklarını sürdürmeleri için yürüttükleri savaşa bütün imkânlarıyla destek veriyor, yardımcı oluyorlar. İşgali reddederek özgürlükten ve bağımsızlıktan yana tavır sergileyen, bu tavrını seçimlerdeki tercihinde de ortaya koyan halkı ambargo ile kıskaca almaları da bundan dolayı. Kendi ülkelerinde güya halkın tercihini kutsallaştırırken Filistin topraklarında halkı cezalandırmanın bir gerekçesi olarak görebiliyorlar.
Gazze halkı tercihini İslâmî direnişten yana koyduğu, fitnecilerin çıkardığı komplolara aldanmayarak İslâmî hareketin oluşturduğu idarî yapılanmaya sahip çıktığı için üç yıldan fazla süredir uluslararası emperyalizm tarafından ambargoyla cezalandırılıyor. Bu ambargoda hastaların ilaç, hastanelerin tıbbi cihaz, annelerin çocukları için mama temin etmeleri bile engelleniyor.
Böyle bir ambargo aslında sadece Gazze halkının değil bütün bir insanlığın bugün nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermektedir. Çünkü bu vahşeti icra edenler tüm insanlığa yön vermeye çalışan medya araçları ve onları kumanda eden güçler tarafından "uluslararası toplum" olarak lanse ediliyor. Eğer bu vahşeti onaylayan hatta icra eden zihniyetin sahipleri uluslar arası toplum ise vay insanlığın haline!
İnsanlığın işte bu ayıptan, kara lekeden kurtulması gerekir. Dolayısıyla Gazze halkının karşı karşıya olduğu ambargo sadece onu uygulayanları değil sessiz ve ilgisiz kalanları da mahkûm etmekte, lekesi onlara da bulaşmaktadır.
İşte bu kara lekeden rahatsız olanlar zaman zaman harekete geçerek Gazze'de onurlarıyla varlık mücadelesi veren insanlara ellerini uzatmaya çalıştılar. Geçtiğimiz Aralık ayının başlarında yine aynı amaçla İngiltere'nin başkenti Londra'dan "Hayat Damarları 3" adıyla yeni bir kervan daha harekete geçti. Gazze'deki vahşetten rahatsız olan ve oraya uygulanan insanlık dışı ambargonun sona erdirilmesi için yürütülen çalışmalara katkıda bulunmak isteyen birçok kişi bu kervana katılmak istiyordu. İmkân bulup katılanlarla birlikte vicdan ittifakının kervanı büyüyerek yoluna devam etti. Bu iyilik kervanına katılanlar arasında çok farklı inançlardan, dinlerden ve toplumlardan insanlar vardı. Kendilerini bir araya getiren ortak yönleri ise Gazze'de bir buçuk milyon insana vahşice ambargo uygulanmasını, hastaların ilaç, bebeklerin mama temin etmesinin engellenmesini reddetmeleriydi.
Konvoyun İpsala sınır kapısından Türkiye'ye girmesiyle birlikte yolculuğunun heyecanlı ve hareketli kısmı da başlamıştı. Yolculuğun buraya kadarki kısmında yer alanların söylediklerine göre diğer bölgelerde pek bir ilgi, hareketlilik ve heyecan görmemişler. Herhangi bir ilgi görmemeleri sebebiyle yolculuklarının bu kısmı aynı zamanda biraz daha sıkıntılı geçmiş. Hatta bazı yerlerde zor şartlarda ikamet etmek zorunda kalmış ve ihtiyaçlarını giderme konusunda da zorlanmışlar.
İpsala sınır kapısında onları karşılamaya giden heyecanlı bir kalabalık vardı. Bu heyecan bütün Türkiye boyunca konvoyun mola verdiği ve program düzenlediği her noktada görüldü. Bu noktalara girerken insanların adeta hacdan veya zaferden dönen bir kafileyi karşılar gibi heyecanla, sevgiyle, çiçeklerle karşıladıklarını, çıkarken de yine aynı heyecanla uğurladıklarını gördük. Yollarda uzun karşılama ve uğurlama konvoyları oluşturduklarını, bazı yerlerde araçlara sepetlerle yiyecek getirip yolculara ikram ettiklerini gördük.
Bu heyecan ve hareketlilik Suriye topraklarında da devam etti. Şam'da ikamet ettiğimiz günlerde kaldığımız otel tam bir şenlik havası yaşadı.
Suriye sınırlarında işlerin hızlı yürütülmesi ve kolaylaştırılması sebebiyle hızlı geçiş yapan konvoyun Ürdün sınırında gümrük işlemlerinden dolayı bayağı beklemek zorunda kalması biraz dikkat çekti. Ancak bunu biraz da Ürdün tarafının işi sıkı tutmasına bağladık. Sınır kapısından içeri girdikten sonra bizi çiçeklerle ve sevgi gösterileriyle karşılayan büyük bir kalabalığa muhatap olduk. Yollarda da yer yer karşımıza çıkıp tezahüratta bulunan kalabalıklara rastladık. Fakat sınırdaki gümrük işlemlerinin uzaması sebebiyle gecikmiş olmamızdan dolayı geceye girmiş olduğumuzdan durup kendileriyle bire bir görüşemedik.
İlk resmi engelle ise Ürdün'ün başkenti Amman'a girerken karşılaştık. Burada polis, konvoyu hiç şehir merkezine sokmadan çevre yolundan Akabe'ye doğru yönlendirmek için şehir girişinde araçların önünü kesmiş yol gösteriyordu. Hatta bu şekilde yanıltıcı yol gösterme uygulamasından dolayı bazı araçlar da gösterilen istikamete doğru giderek çevre yoluna sapmışlardı. Arkadaşlarımız bu yanıltmayı fark edince polisin durduğu kavşakta durup konvoydaki araçların sürücülerine şehir merkezine giden yola yönelmeleri için yardımcı olmaya başladılar. Bunun üzerine polis konvoyun önünü araçlarla kesti. Arkadaşlarımız da herhangi bir kavgaya girmeden önlerinin kesildiği yerde beklemeye karar verdiler. Bu bekleme şehre giren ana yollardan birinin kapanmasına neden oldu. Sorunun devam etmesi durumunda ciddi sıkıntı olacağını anlayan polis yolu açmak zorunda kaldı ve konvoy şehir merkezine girip halka yönelik programlarını gerçekleştirmeyi başardı.
Ürdün polisinin Amman girişinde önümüzü kesmesi hükümetin bir uygulamasıydı ve amacı bu konvoyun halkla kaynaşmasının önüne geçmekti. Çünkü o durumda halkın konvoyu kucaklayacağını, destek vereceğini ve bu desteğin ülkede uzun süreden beri polis baskısıyla devam eden suskunluğu bozup hareketliliğe vesile olacağını tahmin ediyordu. Ama kurduğu tuzak başarılı olamadı ve konvoy Amman'ın içine girmeyi başardı. Beklenen de gerçekleşti. Vaktin bayağı ilerlemiş olmasına rağmen Mühendisler Sendikası'nın genel merkezinde düzenlenen programda büyük bir katılım vardı. Ertesi gün yine Mühendisler Sendikası'nın önündeki meydanda düzenlenen program tam anlamıyla bir mitinge dönüştü. Amman'dan çıkış da epey görkemli bir uğurlamayla ve kalabalık konvoyla gerçekleşti. Polis bu kez önümüzü kapatmayı değil yolumuzu açmayı ve yardımcı olmayı tercih ediyordu.
Yol boyunca da Maan ve Kerek gibi Ürdün'ün önemli şehirlerinde karşılama törenleri düzenlendi. Civardaki aşiretlerin ileri gelenleri bu törenlere gelerek kurulan çadırlarda yerlerini almışlardı. Ürdün'deki son durağımız ise Akabe şehriydi. Orada kendimizi adeta bir muhacir - ensar sıcaklığı içinde, yakın akrabalarımızın arasında gibi hissettik. İnsanlar gelip arkadaşlarımızı ısrarla evlerine davet ettiler. Gerek duyarlarsa evlerinden çıkıp bizi barındıracaklarını ifade ettiler. Bu sevgi ve ilgi iman kardeşliğinin kazandırdığı kaynaşmanın güzelliğini göstermesi açısından da bir numune gibiydi.
Akabe'ye geldiğimizde artık önümüz denizdi ve bir an önce gemilere binip karşıdaki Nuveybe' limanına geçmemiz oradan da Sina çölünde ilerleyerek Rafah sınır kapısına yanaşmamız gerekiyordu. Önce gemilerle gerekli anlaşma yapıldığı halde sonra gemiler oyunbozanlık yaparak bizi karşıya geçiremeyeceklerini söylediler. Birbirini nakzeden muhtelif açıklamalardan sonra asıl sebebin Mısır hükümetinin kabul etmemesi olduğu, Mısır yönetiminin bizi denizin Ürdün tarafından durdurmak istediği anlaşıldı.
Mısır yönetiminin bizim Akabe Körfezi'nden karşıya geçmemizi engellemekteki gerekçesi bu tür yardım konvoylarının giriş limanının Nuveybe' değil Ariş olduğu iddiasıydı. Oysa daha kısa bir süre önce gelen Gülücük Demetleri adlı yardım konvoyu Ariş limanında 22 gün bekletilerek eziyet edilmiş, üstelik Gazze'deki sakatların hayatlarını kısmen kolaylaştırmak amacıyla getirdikleri tekerlekli sandalyelerin yüklü olduğu konteynırlardan da bu süre içinde liman kirası alınmıştı. Ayrıca Avrupalıların düzenledikleri ve Kuzey Afrika'dan dolaşan Hayat Damarları 1 ve 2 konvoylarına ne eziyet çektirdiklerini de unutmuş değiliz. Zaten bu son konvoyu düzenleyenleri Akabe Körfezi yolunu denemeye sevk eden söz konu uygulamalardı.
Bütün bunlara rağmen, geri dönüp Lazkiye limanından Ariş'e geçilmesi durumunda tüm konvoyun önceden listesi verilen yolcularla birlikte Gazze'ye girmesine müsaade edileceği sözü verilmesi üzerine bir çözüm formülü oluşması için teklif kabul edildi. Arkadaşlarımızdan bazıları bunu bir Hudeybiye formülü olarak görürken, Hudeybiye'de olduğu gibi bazıları da bir oyun olacağından şüpheleniyordu.
Konvoy sorun çıkarmak istemiyordu ve Mısır'la da herhangi bir sorunu yoktu. Mısır'dan istediği sadece yolu açması ve emanetlerin yerine ulaşmasına imkân tanımasıydı. Onun için arkadaşlarımız Akabe limanından karşıya geçmekte ısrarlı davranmayarak çözüm formülünü kabul etti ve anlaşmanın gereğini yerine getirerek muhtelif zorluklardan ve sıkıntılardan sonra Ariş'e geldi. Yani biz anlaşmanın gereğini yerine getirdik. Ama Mısır rejimi yine oyunbozanlık yaptı ve emanet araçlardan altmış kadarının yardım amaçlı olmadığı iddiasında bulunarak bunlara el koymak istedi. Arkadaşlarımız bunu kabul etmeyip tepki gösterince de etrafımızı kalabalık bir polis gücüyle sardı.
Konvoydaki arkadaşlarımızdan bazıları Akabe şehrinde bulundukları sırada sahile gelerek karşıdaki Eylat şehrine doğru taş atarak sembolik anlamda işgalci Siyonistleri taşlamışlardı. Atılan taşlar onların kafalarına düşmedi ama tahmin ediyoruz bu taşlama eylemi onların bayağı ağırına gitti. Ariş limanında etrafımızı saran Mısırlı güvenlik güçlerinin de saldırıya ilk olarak taşlarla başlamaları "Bu, Eylat'ın intikamı mıdır?" sorusunu akla getirdi. Fakat bizim de ağırımıza giden burada kafalarımıza ayva büyüklüğündeki taşları ve tuğlaları savuran güvenlik görevlilerinin işgalci Siyonistlerin değil onların hesabına hareket eden Mısır rejiminin görevlendirdiği güvenlik güçleri olmasıydı. O taşlar işgalcilerden gelseydi hiç umursamayacaktık.
Mısır rejiminin İsrail işgal devleti hesabına yaptığı bütün engellemelere rağmen emanetlerin yerine ulaşması gerekiyordu. Onun için kardeşlerimiz bütün zorluklara göğüs gererek kararlılıklarını ortaya koydular. Attıkları taşlarını da kendilerine iade ederek kararlılıklarından geri dönmeyeceklerini gösterdiler. Bu arada Türkiye'de Mısır'ın hem İstanbul'daki konsolosluğu hem de Ankara'daki büyükelçiliği önünde öfkeli bir kalabalığın toplanması Kahire'deki işbirlikçileri telaşlandırdı ve işin büyümesinin kendi aleyhlerine olacağını anlamalarını sağladı. Bütün bu gelişmelerin ardından ertesi gün konvoyun harekete geçmesine izin vereceklerini açıkladılar ve olaylar yatıştı.
Ertesi gün kasıtlı geciktirmeler sebebiyle gece geç saatlerden itibaren Ariş'ten yola çıkan konvoy ancak gece yarısından sonra Rafah sınır kapısından içeri girebildi. Gazze'ye girdiğimizde oranın gerçekten bir direniş ve kararlılık beldesi olduğunu gördük. İnsanların bütün zorluklara ve kapılarına kadar dayanmış tehditlere rağmen kararlılıkla varlık mücadelelerini sürdürdüklerine şahit olduk. O toprakların insanları orada şehadeti kucaklamış bir halde hayatlarını sürdürüyorlar. Onların bu mücadele azimleri işgalci Siyonistlerin saldırganlıklarının önüne set çekiyor. Ümmetin de bu kararlı mücahitlere sahip çıkması, onların varlık mücadelelerine destek olması gerekir.
Mısır rejimi ne yazık ki Gazze'ye yardım götürenlerin rahat bir şekilde dönüş gerçekleştirmelerine ve yurtlarına şöyle gönül rahatlığı içinde dönmelerine izin vermedi. Eziyet yine kapıdan başladı. "Şu saate kadar gelmezseniz kapılar kapanabilir!" diye kardeşlerimizi acele etmeye zorlayan Mısır rejimi önce saatlerce kapıyı açmayarak bekletti. Bizi taşıyacak uçağın yakındaki Ariş havalimanına inmesine izin vermeyip Kahire havaalanına inmesini isteyerek konvoyda yer alanları gece sabaha kadar otobüslerle Kahire'ye doğru yolculuk yapmaya zorladı. Üstelik yolcuların otobüslerle nakli tutuklu naklinden daha kötü şartlarda gerçekleştirildi. Tuvalet ihtiyacı olan yaşlı insanların bile inmesine izin verilmedi. Bununla yetinilmeyerek Kahire havaalanında bazı arkadaşlarımızın pasaportlarına el konarak tutuklanmaları istendi. Fakat arkadaşlarımızın dayanışma içinde hareket ederek bir tek kişinin bile pasaportunun verilmemesi durumunda hiç kimsenin uçağa binmeyeceğinin bildirilmesi üzerine polis tüm pasaportları vermekten başka çözüm olmayacağını anladı.
Gazze yolculuğu Allah'ın izniyle kararlılığın ve dayanışmanın bir zaferidir. Beş yüz kişinin kararlı ve dayanışma içinde gerçekleştirdiği eylemlerle bu başarıya ulaşılmıştır. Demek ki düşmanı gözümüzde büyütmeden bu dayanışma ve kararlılığı ümmet düzeyine taşımamız gerekiyor.