Giriş

Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah'ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirde bulunmaktadır. Ancak bilindiği üzere peygamberlerin gönderilmesinin ve onlara vahiyde bulunulmasının amacı insanların tevhid inancına ulaştırılmasıdır. Çünkü bütün ahlaki güzellikler ve beşeri üstünlükler bu inanç temeline dayanır. Vahye dayanan tüm kitaplarda tevhid inancı öne çıkarılmıştır. Kudüs ve oradaki kutsal mekanlar da bu tevhid inancını sembolize eden mekanlardandır. Dolayısıyla oranın gerçek varisleri de tevhid inancını ayakta tutanlar yani Müslümanlardır. Nitekim Yüce Allah Hz. İbrahim (a.s.)'le ilgili bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: "Şüphesiz insanların İbrahim'e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir." (Ali İmran, 3/68) Bundan bir önceki ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi."

Kudüs Hz. İbrahim (a.s.)'in hanif dinini ve vahiy kültürünün temel dinamiği niteliğindeki tevhid inancını temsil eden kutsal bir şehir olduğundan bu şehrin gerçek sahipleri de "iman edenler"dir. Ancak bu şehir bugün, Yüce Allah'ın haklarında: "İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün." (Maide, 5/82) diye buyurduğu siyonist işgalcilerin elindedir. İşgalciler sürekli şekilde bu şehrin İslami kimliğini yok etmeye ve şehri tam anlamıyla bir yahudi şehrine dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Filistin halkını temsil ettiklerini ileri sürdükleri halde bu halkın değerlerinden kilometrelerce uzak olan birtakım çevreler de siyonist işgalcilerin Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarına çanak tutuyor hatta dolaylı yollardan yardımcı oluyorlar.

13 Eylül 1993 tarihinde imzalanan Oslo İlkeler Anlaşması'nda Kudüs konusu "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakıldı. ABD yönetimi, üzerinde yoğun ihtilaf olduğu gerekçesiyle bu meselenin "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakılmasını istemiş "Filistin tarafı" sıfatı taşıdıklarını ileri sürenler de kabul etmişlerdi. Oysa temel meselelerin arkaya bırakılması temeli atılmamış bir binaya çatı örmekten başka bir anlam taşımıyordu. Bu itibarla Kudüs meselesinin "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakılması başlı başına bir ihanetti. İsrail'in eski başbakanı Şimon Peres'in isteğiyle "nihai anlaşma merhalesi" görüşmelerinin başlaması İsrail seçimlerinden sonraya bırakılmıştı. Ancak seçimler sonrasında İsrail işgal rejimindeki yönetimin değişmesi söz konusu görüşmelerin sarkmasına yol açtı. Bununla birlikte prensip itibariyle 1997 yılı içinde başlatılması ve 1999 sonundan önce bitirilmesi planlanmaktadır.

İşin gerçeğinde Kudüs meselesinin "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakılması işgalcilere Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarında biraz daha zaman ve fırsat sağlama sonucu doğurmuştur. İşgalcilerin ve onların arkalarında duran ABD'nin bu meselenin ertelenmesini istemekteki amaçları da zaten bu fırsatı değerlendirmekten başka bir şey değildi. İşgal yönetiminin liderleri, Kudüs konusunda sürekli aynı şeyleri tekrar ettiklerinden bu konuda görüşme yoluyla herhangi bir tavize yanaşmayacaklarını ima ediyorlar. Sadece bununla da kalmayarak Kudüs'te yoğun bir şekilde "yahudileştirme" faaliyeti yürütmektedirler. "Nihai anlaşma merhalesi"nde Kudüs'te yahudi nüfus oranının fazlalığı gerekçe gösterilerek bu şehir üzerindeki İsrail sultasının "meşrulaştırılması" amaçlanmaktadır. İslam alemi bu sinsi oyuna karşı uyarılmalı ve "Filistin tarafı" sıfatı taşıdıklarını ileri süren bir "ihanet çetesi"yle siyonist işgalcilerin kafa kafaya vererek böyle bir senaryoyu sahneye koymalarına fırsat verilmemelidir.

Öte yandan sözde özerk yönetim, Kudüs'te kendisiyle irtibatlı olduğu bilinen üç bürosunu kapatmak ve İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu'ya bu şehirde yeni bir büro açmama sözü vermek suretiyle bu konuda kendisinden istenen tavizi vermeye hazır olduğunu ima etti. Bu da gösteriyor ki Arafat yönetimi Kudüs'ü satmaya hazırlanıyor.

Arafat, İsrail'in Kudüs üzerindeki hakimiyetini de resmileştirmek suretiyle Kudüs'ü satmak ve böylece Filistin davasına ihanet planını tamamlamak istiyor. Zaten bir insanın ömrü bundan daha fazla ihanette bulunmaya yetmez.

Ancak bir yanda siyonist işgalin yoğun bir şekilde sürdürdüğü "yahudileştirme" faaliyetine, diğer yanda "Filistin tarafı" sıfatı taşıdığını ileri süren ancak Filistin davasından tamamıyla kopmuş bir grubun ihanetine rağmen Kudüs davasının unutulmaması, bu mukaddes beldenin İslami kimliğinin korunması konusunda gereken gayretin gösterilmesi zorunludur. Müslümanların Kudüs davasına sahip çıkmaları, İslam'ın mukaddes topraklarına geçmişte büyük ihanetler yapanların Kudüs'e karşı da aynı ihaneti yapmalarına fırsat vermemeleri gerekir. Eğer Kudüs ihmal edilirse bunun sorumluluğu bütün Müslümanlara ait olacaktır.

Kudüs'le ilgili sinsi oyunun başarıya ulaşmasının önlenebilmesi için Müslümanların bu davaya hararetle sahip çıkmaları, Kudüs için çeşitli programlar düzenlemek, broşürler bastırmak, gazetelere ilan vermek, Kudüs'ün İslami kimliğini vurgulayan kültürel programlar tertiplemek vs. suretiyle kutsal Kudüs davasını gündemde tutmaya çalışmaları gerekir. Bunların hepsinden de önemlisi özelde Kudüs'ün genelde bütün mukaddes toprakların İslami kimliğinin korunması ve bu topraklar üzerindeki işgalin meşrulaştırılmasına fırsat verilmemesi için sürdürülen İslami mücadeleyi maddi ve manevi yönden desteklemek zorunludur.

Biz bu araştırmamızda Kudüs meselesinin geçmişini, bugünkü durumunu, İsrail işgal yönetiminin ve Arafat yönetiminin bu meseleyle ilgili tutumunu, siyonist işgal yönetiminin Kudüs'ün İslami kimliğini kökünden değiştirmeyi amaçlayan uygulama ve politikalarını, "nihai anlaşma merhalesi"nin neler getirebileceğini ve Müslümanların genel olarak Kudüs davası konusunda göstermeleri gereken tavırları ele almaya çalıştık.