11 Haziran 2002 Salı, Cuma dergisi
Pakistan'la Hindistan arasındaki gerginlik Hindistan'ın saldırgan tutumunda ısrar etmesi sebebiyle gittikçe artıyor. Bir İngiliz gazetesinin yazdığına göre Hindistan, Pakistan'ın elindeki Keşmir'i de işgal etmeyi planlıyormuş. Aslında medya organlarının bu tür yayınlar yapmalarının amacı savaşı kızıştırmak ve saldırıların önünü açmaktır. İsrail işgal devletinin son dönemde Filistin özerk yönetiminin kontrolündeki bölgelerin tamamını işgal etmesi konusunda da Amerikan medyası kullanılmıştı.
Pakistan'la Hindistan daha önce de bir savaşa girmişlerdi. Fakat bu sefer ki savaş etrafında çeşitli endişeler var. Bu endişelerin başında geleni ise bunun bir nükleer savaş olabileceği ihtimali. Hindistan'ı Pakistan'ın üzerine saldırtan ve ona cesaret veren çağdaş emperyalizm ve onun başındaki ABD'dir. Biz daha önce gerek Vakit'te ve gerekse Cuma dergisinde yayınlanan bazı yazılarımızda bu konuya temas etmiştik.Bu haftaki yazımızda ağırlıklı olarak nükleer güç tehdidi konusu üzerinde durmak istiyoruz.
Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda 17 Nisan 1995 tarihinde ABD'nin New York şehrinde geniş çaplı bir toplantı başladı. 12 Mayıs'a kadar süren bu toplantıda o yıl süresi dolan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın uzatılması konusu üzerinde duruldu. ABD anlaşmanın süresiz olarak uzatılmasını istedi. Bazı ülkeler buna karşı çıktılar. Başta Hindistan ve İsrail olmak üzere birtakım ülkeler ise anlaşmayı imzalamaya hiç yanaşmadılar.
Bunun yanı sıra o günlerde Mısır ve İsrail arasında nükleer silahların sınırlandırılması konusunda sıcak bir tartışma yaşandı. 1978'de Camp David Anlaşması'na imza atarak İsrail'le diplomatik ilişkileri başlatan ilk Arap ülkesi sıfatı alan ve söz konusu anlaşmanın imzalandığı tarihten buyana İsrail'in bütün yan çizmelerine rağmen bu devletle iyi ilişkiler içinde olmaya çalışan Mısır'ın bu meselede onunla karşı karşıya gelebilmesi basite alınacak bir gelişme değildi. Mısır yönetimi NPT anlaşmasını imzalamak için İsrail'in de bu anlaşmaya imza koymasını şart koştuğunu birkaç kez tekrar etti. Ancak İsrail anlaşmayı imzalamama konusundaki ısrarını sürdürdü. Bununla da kalmayarak nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmadı.
İşin gerçeğinde nükleer silahların sınırlandırılması konusundaki ateşli tartışmalar İsrail'in İran'la ilgili iddialarının gündeme gelmesiyle birlikte başladı. İsrail, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istedi. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasaklayacağını açıkladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uyacağını bildirdi. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör tesis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi.
Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip devletin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendisinin nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslam ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (TNP)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır.
1995'te süresi uzatılan TNP, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için direnmektedir.
TNP'ye imza atmamakta direnen ve ABD tarafından her konuda olduğu gibi bu konuda da sürekli kollanan İsrail bugün Asya'nın en tehlikeli nükleer gücü haline gelen Hindistan'a nükleer silahlanma alanında sürekli yardımcı olmuştur. İsrail işgal rejimiyle Hindistan arasında nükleer silahlanma alanında işbirliği olduğunu Hindistanlı bilim adamları da doğruladı. Hindistanlı bilim adamları yaptıkları açıklamalarda nükleer alandaki işbirliğini geliştirmek için birçok Hindistanlı yetkilinin 1996 ve 1997 yılları içinde İsrail'i ziyaret ettiğini ifade ettiler.
Hindistan'la İsrail arasında özellikle nükleer silahlanma alanındaki işbirliği İsrail basınına da yansıdı. İsrail'in Jerusalem Post gazetesi Hindistan başbakanı Vajpayee'nin kendileriyle İsrail arasındaki savunma ve stratejik askeri işbirliğini zorlaştıracak bütün siyasi engellerin kaldırılması yönünde emir verdiğine dikkat çekti. Bu gazetede Vajpayee'nin İsrail'e istihbarat alanında da işbirliği önerdiği dile getirildi.
Yine İsrail'in ünlü Ha Aretz adlı gazetesi Brahma Shilani adlı bir Hint bilim adamının açıklamasına yer verdi. Adı geçen bilim adamı açıklamasında bazı İsrailli tanınmış bilim adamlarının Hindistan'la İsrail arasında askeri işbirliğini geliştirmek için Hindistan'ı ziyaret ettiğini dile getiriyor. Shilani kendisinin de Hindistan'ın geçen Mayıs ayı başlarında nükleer denemeler gerçekleştirmesinin hemen ardından İsrail'i ziyaret ederek burada bazı yetkililerle ve akademisyenlerle görüşmeler yaptığına dikkat çekiyor.
Brahma Shilani, Hindistan'la İsrail arasında savunma teknolojisinin geliştirilmesi konusunda sıkı bir işbirliğinin olmasına rağmen Hindistan hükümetinin isteği dolayısıyla bu ilişkilerin şimdiye kadar sürekli gizli tutulduğunu söylüyor.
Kendisi uymasa da başka ülkelerin TNP'yi uygulamaları için sürekli baskı yapan ABD, İsrail'e göz yumduğu gibi onun yardımcı olduğu Hindistan'a da sürekli göz yummuştur. İşte bu destekten cesaret alan Hindistan birçok kez nükleer silah denemeleri yaptı. Ancak dünya kamuoyunun bundan, Pakistan'ın da Hindistan'ın nükleer tehdit gücüne cevap verebilecek güçte olduğunu ispat etmek amacıyla bazı denemeler gerçekleştirmesinden sonra haberi oldu. Çünkü çağdaş sömürgeci güçler ve onların kontrolündeki basın yayın organları Hindistan'ın nükleer denemeleri karşısında dünyayı ayağa kaldırma gereği duymamışlardı. Aynı şeyi Pakistan yapınca bütün dünyanın olaydan haberi oldu. Bu kez ister istemez Pakistan'ın bu denemeleri Hindistan'a misilleme olarak yaptığı ve nükleer silahlarını Hindistan'ın tehdit gücüne karşı bir caydırıcı güç olarak kullanmak istediği konusu da konuşuldu. Böylece dünyanın Hindistan'ın bu yöndeki çalışmalarından da az çok haberi oldu.
Ama ilginçtir ki baskı yine Pakistan üzerinde yoğunlaşıyor. Oysa hukuk mantığına göre bir kavgada birinci derecede suçlu ilk yumruğu atandır. Karşısındakinin savunma konumuna geçmeden sürekli yumruk yemeye razı olması toplumda aptallık olarak nitelendirilir.
Nükleer silahların insanlık açısından potansiyel bir tehdit unsuru olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla bütün insanlığın bu silahların yayılmasına karşı savaş vermesi, mücadele etmesi gerekir. Ama eğer nükleer silahların yayılmasının önlenmesi yönünde gerçekçi ve samimi bir çaba sarf edilmesi gerekiyorsa öncelikle nükleer tehdit güçlerinin ortadan kaldırılması şarttır.
Ne var ki biraz önce de ifade ettiğimiz üzere uluslararası baskı mekanizmasını ve sözde uluslararası hukuku kendi ellerinde tutan çağdaş sömürgeci güçler işlerine gelenlerin nükleer silah güçlerini artırmalarına fırsat verirlerken istemediklerinin bir caydırıcı güç niteliğinde de olsa bunlara sahip olmaları karşısında hemen harekete geçiyorlar.
Hindistan'ın nükleer silah gücünü geliştirmesi karşısında dünyanın sessiz kalmasında bu alandaki Hindistan - İsrail işbirliğinin önemli rolü olmuştur. Hindistan'ın bu alanda İsrail'le ciddi bir işbirliği içinde olduğu değişik basın yayın organlarına yansıdı ki bunların bazılarından yukarıda söz ettik. Bu arada Hindistan'da gerçekleştirilen nükleer denemelerden bazılarının İsrail hesabına yapıldığı yolunda haberler de dünya basınına yansıdı. Pakistan hükümeti bu yöndeki haberler üzerine yaptığı açıklamada, kendilerinin Hindistan topraklarında İsrail hesabına nükleer denemeler yapılmasını garipsemediklerini çünkü İsrail'le Hindistan arasında bu alanda çok sıkı bir işbirliği olduğunu bildiklerini dile getirdi. Hindistan'ın İsrail'in kendi topraklarında nükleer deneme yapmasına müsaade etmesi karşılığında İsrail'in bu alanda gelişmiş teknoloji ve birtakım malzemeler aldığı da konuyla ilgili haberlerde dile getirilen husustu. Ama Amerika ve onun güdümündeki birtakım güçler buna herhangi bir tepki göstermediler.
Öte yandan ABD kendisinin ve kendisi gibi bazı ülkelerin nükleer silahlanmasını, TNP'nin dışında tutmak için "nükleer kulüp" adını verdiği bir ülkeler grubu oluşturdu. Bu grup anlaşmanın dışında tutuldu. Nükleer kulübü oluşturan ülkeler, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'na imza atan ülkelere güvence vermişlermiş. Yani: "Siz bizim nükleer silahlarımızdan korkmayın. Bizim silahlarımız size karşı bir tehdit oluşturmuyor. Çünkü bu silahları biz size karşı kullanmak niyetinde değiliz" demişler. Öbürleri de buna hemen inanmışlar. Uluslararası ilişkilerin orman kanunlarına göre belirlendiği günümüz dünyasında bu tür güvencelerin ne kadar itibarının olduğunu yakın geçmişteki olaylara baktığımızda görürüz.
Özellikle İslam ülkelerini, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı imzalamaya zorlayan ABD ve diğer nükleer kulüp üyesi ülkelerin İsrail'e ve Hindistan'a baskı yapmama konusunda ortak tavır sergilemeleri gerçekten ilginçtir . Bundan daha ilginç olanı ise başta Türkiye olmak üzere pek çok İslam ülkesinin İsrail'in anlaşmaya imza atmamasına rağmen anlaşma ortamına hemen balıklama dalmaları ve siyonist yönetimin elindeki silah gücünün oluşturduğu tehdidi dikkate almadan imza atmalarıdır. Üstelik İsrail'in elindeki nükleer silahların menzili Türkiye'yi de kapsadığı halde siyonist yönetim Türkiye'ye veya herhangi bir İslam ülkesine bir güvence vermiş de değil. Zaten verseydi de ABD'nin Körfez savaşı öncesinde Saddam'a verdiği güvenceden farklı olmayacaktı. Bütün bu olumsuz durumlara rağmen temsil ettiği ülkenin etrafını saran nükleer tehlikenin boyutlarını düşünmeden, bu tehlikeden sorumlu güçlere baskı yapılmasını istemeden anlaşmaya imza atmak sadece zaafın değil aynı zamanda gelecek nesilleri düşünmemenin bir göstergesidir. Çünkü vatana sahip çıkmaları, toplumun yücelmesi için çalışmaları beklenen nesillere tehdit ve tehlike altındaki bir toprağı miras bırakmak bu konudaki sorumsuzluğu, vurdumduymazlığı açıkça ortaya koymaktadır.
Kendilerini nükleer tehdit gücünü ellerinde tutma yetkisine sahip olarak gören yani "global bir orman"a çevrilen dünyanın aslanları olduklarını düşünen ülkeler aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi'nde veto hakkına sahipler. Yani balık baştan kokmuş durumda. Bugün BM insanlığa değil kendilerini ormanın aslanları olarak gören ama aç kurtlar gibi insan kitlelerine sataşan güçlere ve onların özel korumaları altındaki tilkilere hizmet ediyor. Bu tilkilere hizmet edilmesi de onların birtakım avların tuzağa düşürülmesinde işe yaramaları dolayısıyladır. Bu tilkilerin başında da İsrail geliyor.
İşte ABD'nin kurmak istediği "yeni dünya düzeni"nin uluslararası hukuk felsefesini böyle bir teşbihle müşahhaslaştırmamız mümkün. İnsanlığın bu yapılanmadan, bu anlayıştan artık bir şey beklememesi gerekir. İnsanlık ancak güçler dengesinin adalete ve insani değerlere inananların lehine olacak şekilde değiştiği zaman huzura kavuşacaktır.