Temmuz 2002, Vuslat dergisi
Doğrudan sömürgecilikten dolaylı sömürgeciliğe geçiş merhalesinde İslam coğrafyasında ulusal kimliklere göre devletler veya devletçikler ortaya çıktı. Ancak Hint yarımadasında yaşayan Müslümanlar ulusal kimliğe göre değil de dini kimliğe bir bağımsızlık mücadelesi verdiler. Onlar, İngiliz işgalcilerin çekilmesi döneminde Hindistan hakimiyetinde kalmayı kabul etmeyerek ayrı bir devlet kurmak istediler ve sonuçta isteklerini kabul ettirdiler. Bunun neticesinde Pakistan İslam Cumhuriyeti adında bir devlet ortaya çıktı. Yapılan anlaşmalara göre de ulusal kimliklerine bakılmaksızın Müslümanların yoğun olduğu bölgeler Pakistan'a verilecek diğer bölgeler Hindistan hakimiyetinde kalacaktı. Keşmir bölgesinde de nüfusun yüzde doksandan fazlası Müslümandı. Dolayısıyla bu bölgenin de tamamının Pakistan'a verilmesi gerekiyordu. Fakat Hindistan İngiliz sömürgecilerle de işbirliği yaparak bu bölgeyi ikiye böldü ve bir bölümünü Pakistan'a verirken bir bölümünü kendi hakimiyeti altında tuttu. Bunda sömürgecilerin parmağının olduğu kesindi. Çünkü sömürgeciler, dolaylı sömürgecilik dönemine geçerek kendi askerlerini ve yöneticilerini çekerken ortaya çıkardıkları ve çıkmalarına fırsat verdikleri devletler arasında hep ikili problemler bırakmışlardır. Bundaki amaçları ikili problemler vasıtasıyla, o ülkeler üzerindeki kontrollerini muhafaza etmek ve ihtiyaç duyulduğunda onları birbirine düşürmekti. Çünkü bu tür problemler komşu ülkelerin kendi aralarında dostça dayanışma ve işbirliği içine girmelerini engelleyeceği gibi karşılıklı tehdidin ortaya çıkmasına da sebep olacaktı. Bu tehdit ise hem silahlanmaya zorlayacak, hem de tarafların büyük devletlerin desteklerine ihtiyaç duymalarına sebep olacaktı. Bu ihtiyaç ise büyük devletlerin o ülkeleri siyasi yönden kontrol altında tutmalarına imkan sağlayacaktı. Nitekim dolaylı sömürgeciliğin tarihini incelediğimizde bu realiteyle karşılaşırız.
Hindistan'ın İngiliz sömürgecilerle işbirliği yaparak Keşmir'i ikiye bölmesinden sonra Pakistan'a verilen kesime Azad Keşmir, Hindistan işgali altında kalan kesime ise Cammu-Keşmir adı verildi. Normalde anlaşmaya göre Keşmir'in tamamının Pakistan'a verilmesi gerektiğinden Hindistan'ın bu bölme işine itiraz edildi ve BM bölgeyle ilgili bir karar alma ihtiyacı duydu. Karara göre Hindistan işgali altında kalan Keşmir'de referandum yapılacak ve halkın Hindistan veya Pakistan'dan hangisini istediği sorulacaktı. Hindistan böyle bir referandumun sonucunun ne olacağını tahmin ettiğinden bu karara uymadı. Ne var ki, İslam ülkelerine karşı alınan kararlarda emperyalist güçleri arkasına alarak demir yumruğunu gösteren BM, Hindistan'ın bu karara uymaması karşısında en ufak bir yaptırıma ihtiyaç duymadı. Bu durum karşısında Keşmir konusu bir problem oluverdi ve bölgede yaşayan Müslümanlar, Hindistan'a karşı bir bağımsızlık hareketi başlattılar. Bu mücadele elli yıldan fazla zamandır devam etmektedir.
İşgal altındaki Keşmir'in yüzölçümü 138.935 km2, nüfusu yaklaşık 9-10 milyon ve bu nüfusun % 80'i Müslümandır. Geriye kalan hindu nüfusun çoğunluğu da bölgeye sonradan yerleştirilmiştir. Hindistan yönetimi Keşmir'i işgal altında tutabilmek için bu bölgede yarım milyon asker bulunduruyor. Askerlere Keşmir'deki bağımsızlık mücadelesini bastırmaları ve Müslüman halka göz açtırmamaları için her türlü yetki verilmiş durumdadır. Çoğunluğu hindulardan oluşan ve Müslümanlara karşı özel bir kinle yetiştirilen askerler de kendilerine verilen yetkiyi sonuna kadar kullanarak insanları hunharca öldürüyor, sorumsuzca tutuklayıp işkence ediyor ve bazen de kadınlara tecavüz ediyorlar. Keşmir'deki hastaneler ve sağlık kuruluşları sürekli Hindistan askerlerinin saldırıları sonucunda yaralananlarla dolup taşıyor. Kısacası Hindistan askerleri Keşmirli Müslümanları zulmün her çeşidine maruz bırakıyorlar.
Pakistan, Keşmir meselesine başından beri bir ulusal dava olarak sahip çıkmıştır. Bu yüzden bölgedeki bağımsızlık mücadelesine sürekli destek vermiştir. Tabii bu destek Hindistan'la Pakistan'ın sürekli birbirleriyle kavgalı olmasına sebep olmuştur. Bu yüzden bu iki ülke arasında birçok kez sınır çatışması yaşandığı gibi bir büyük savaş da vuku bulmuştur. Pakistan'daki siyasi hareketler, kendilerinin birtakım dış güçlerle irtibatlarından kaynaklanan tavırları farklı olsa da, dışa yansıyan tavırlarında Keşmir davasını bir ulusal dava olarak sahiplenme ihtiyacı duymuşlardır. Hatta son darbe lideri Perviz Müşerref, Nevaz Şerif'e yönelik suçlamalarında Keşmir'le ilgili önemli tavizler vermeye teşebbüs ettiği iddiasında bulunmuş ve bu iddiasını hem darbesinin gerekçeleri arasında göstermeye çalışmış hem de kurduğu cunta yönetimini oturtabilmek için halkın kitlesel desteğini kazanmak amacıyla kullanmak istemiştir. Fakat ne kadar ilginçtir ki cunta yönetimini oturtma merhalesinde bu iddialara yapışan Perviz Müşerref, çok geçmeden Keşmir konusunda son derece tavizkar bir tutum içine girmesiyle dikkat çekmeye başladı. Bu tutumuna karşı yönelen tepkileri de şiddet kullanarak bastırmaya çalıştı.
Perviz Müşerref'in tavizci tutumu Hindistan'la Pakistan arasında bir yakınlaşmayı da beraberinde getirdi. Karşılıklı olarak üst düzey ziyaretler gerçekleştirildi. Bu yakınlaşmanın Keşmir meselesini kesin ve köklü çözüme kavuşturması mümkün değildi. Çünkü en azından Keşmir'de bağımsızlık mücadelesi verenler Müşerref'in bu tutumunu onaylamıyorlardı. Ancak Hindistan, bu yakınlaşma vasıtasıyla Pakistan'ın Keşmir'deki direnişçilere lojistik ve askeri desteğini tamamen kesmesini sağlamak istiyordu. Müşerref de söz konusu yakınlaşmanın hatırına bu yönde bazı adımlar atmaya başlamıştı. Ama çok belirgin adımlar atmasının kendisine yönelen tepkilerin artmasına sebep olacağını ve tepkilerin çok yaygınlaşması halinde de kontrol altına alınmasının mümkün olamayacağını biliyordu. Bu yüzden Hindistan'ın bu konuda kendisini "anlayışla (!)" karşılamasını bekliyor ve Pakistan-Hindistan gerginliğini hafifletmek için yoğun bir çaba sarf ediyordu.
Pakistan'la Hindistan arasında bu yakınlaşma devam ederken ortada ciddi bir gerekçe olmaksızın Hindistan aniden tavrını değiştirdi. Pakistan'ın, son dönemlerdeki uluslararası politikanın en etkili malzemesi ve aracı olarak kullanılan "terör"e destek verdiğini iddia ederek ona yüklenmeye başladı. "Terör" derken kastettiği ise Keşmir'de verilen bağımsızlık mücadelesiydi. İlginçtir ki Hindistan'ın bu tutumuna paralel olarak Batı'daki medya da savaş rüzgarları estirmeye başladı. Medya bu tutumuyla bir vakıayı ortaya koymaktan çok bir arzusunu ortaya koyuyor gibiydi. Ama bunu Batı medyasının güya objektif ve tarafsız diye lanse edilen havası içinde yapmaya çalışıyordu. Yani emperyalizmin çıkarlarına hizmet amacı taşıyan gerçek yüzünü gizleme gayretindeydi. Ama biz bu oyunun aynısının Filistin meselesi karşısında da oynandığına şahit olduk. Batı'nın güya objektif medyası, İsrail işgal devletinin "koruyucu duvar" adını verdiği son vahşi operasyonunu başlatmasından önce benzer yayınlar yapmış ve İsrail'in geniş çaplı saldırı hazırlığı içinde olduğunu dile getirmişti. Bu yayınların asıl amacı İsrail işgal devletinin önünü açmaktan ve dünya kamuoyunun ön tepkilerini yoklamaktan başka bir şey değildi. Batı'nın "objektif (!)" ve "aydınlatıcı (!)" medyasının Pakistan-Hindistan gerginliği karşısında izlediği tutum da pek farklı değildi. Burada da savaş senaryoları üretiyor, kaç milyon insanın ölebileceği konuları üzerinde tahminlerde bulunuyor, dünya kamuoyunu zihnen bir şeylere hazırlamaya çalışıyordu.
Hindistan'ın belirttiğimiz şekilde aniden tavır değiştirmesi bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla kendi bağımsız kararı değildi. Çünkü son dönemde gerçekleşen Hindistan-Pakistan yakınlaşması ve Perviz Müşerref'in Keşmir'de bağımsızlık mücadelesi verenlere askeri desteğini azaltması onun lehine bir gelişmeydi. Ama çağdaş emperyalizm bu yakınlaşmadan memnun değildi. Emperyalizm en başta bu iki komşu ülke arasındaki sürtüşmenin devam etmesini istiyordu. İkinci önemli husus da ABD başkanı Bush'un haçlı seferi olarak nitelediği ve İslam coğrafyasında değişik ülkeleri hedefe yerleştiren savaşın stratejisiyle ilgiliydi. Bu savaşta Afganistan'dan sonraki hedef Irak'tı. Fakat ABD, Irak merhalesine geldiğinde yalnız kalmaktan dolayı tıkanmıştı. Bu gelişme aslında Amerikan emperyalizminin yalnız kaldığında fazla bir şey yapamayacağını göstermesi açısından da önemlidir. Bu durum gerçekte Amerika'nın gücünün çok fazla abartıldığını da ortaya koymaktadır.
ABD'nin yeni haçlı seferinde hedefe yerleştirdiği ülkeler arasında İran, Sudan, Pakistan ve Yemen de vardı. Irak merhalesinde tıkanan ABD, haçlı seferinden vazgeçme niyetinde değildi. Bu açıdan bizim gördüğümüz kadarıyla Irak konusunu dondurarak Pakistan'a yüklenmeyi tercih etti. Bunun için gerekli araç ve sebepler de mevcuttu. Keşmir meselesinden ve Pakistan'ın Keşmir davasına sahip çıkmasından kaynaklanan potansiyel problemi derhal ısıtıp Hindistan vasıtasıyla yüklenme imkanı vardı. Bizim gördüğümüz kadarıyla Hindistan'ın biri birden tavır değiştirmesinde ve kabadayılık yapmasında ABD'nin tahrikçi tutumunun önemli rolü olmuştur. ABD tahrikçi tutumunun yanı sıra arka planda Hindistan'la birtakım gizli planlar da kurmuş ve ona bazı vaatlerde bulunmuş da olabilir.
Emperyalizm bir yandan bu iki ülke arasındaki gerginliği ateşlerken bir yandan da "barışçı" havasına büründü. Böylece gerçek yüzünü gizleme oyunları çevirmeye çalıştı. Bu amaçla ABD ve İngiltere, güya "Pakistan'la Hindistan arasındaki gerginliği çözüme kavuşturmak ve barışı sağlamak" amacıyla arka arkaya diplomatik görevlilerini gönderdiler. Hatta bir ara İngiltere Dışişleri bakanı bile bölgeye giderek güya "barışı sağlama" amaçlı girişimlerde bulundu. Oysa yaptıkları ateşe odun taşımaktan başka bir şey değildi. Yaptıkları açıklamalarda sürekli Hindistan'ı tahrik ederken Pakistan'ı suçlayıcı tutum içine girmeleri de Hindistan'ı cesaretlendirme amacı taşıyordu. Oysa işin gerçeğinde Hindistan, BM kararlarına göre haksız olduğu gibi son dönemde de uzlaşmaz tavır içine giren taraf sürekli Hindistan olmuştur. Bölgeye yönelik bu diplomatik trafiğe paralel olarak medyatik tahrikler de sürdü.
Hindistan, Güney Asya'nın en problemli devletidir. Bu yüzden de Güney Asya'nın İsrail'i olarak bilinir. Bütün komşularıyla problemlidir. Komşularından zayıf oldukları üzerinde katı bir despotizm uygulamaktadır. Örneğin Maldiv Adaları, bu ülkenin despotik baskısı altındadır. Bu yüzden Maldiv Adaları, Hindistan'ın sömürgesi gibidir. Hindistan'ın bu şekilde baskı altına alamadığı komşularıyla da ikili problemleri bulunmaktadır. Bu yüzden sadece Pakistan değil, Bangladeş, Çin, Sri Lanka ve hatta halkının büyük çoğunluğu Hindu ve Budist olan Nepal'la bile problemlidir.
Bu derece geçimsiz ve komşularının tümüyle problemli bir ülke emperyalizm tarafından sopa olarak kullanılmaya son derece elverişlidir. Çünkü her şeyden önce bu gibi problemli bir ülkenin emperyalist güçlerin desteğine ihtiyacı olacaktır. Bu destek ihtiyacı ise sopa olarak kullanılmayı mümkün kılmaktadır. Çünkü emperyalistler desteklerini hiçbir zaman karşılıksız bir şekilde lütfetmezler. Ayrıca bu derece problemli ve saldırgan politikalar güden ülkelerin komşularına veya kendileriyle ikili problemleri olan ülkelere haksızlıkları olmaktadır. Bu haksızlıkların başta BM olmak üzere muhtelif "meşrulaştırma" mekanizmaları tarafından görülmemesi veya görülse bile geçiştirilmesi gerekir. Çağdaş "meşrulaştırma" mekanizmaları ise genellikle emperyalist güçlerin güdümünde çalışmaktadır. Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirliği içinde hareket eden veya onların sopası olarak kullanılan devletlerin aşırılıklarının göz ardı edilmesi kolay olmaktadır.
İşte Hindistan'ın çağdaş emperyalizmin sopası olarak kullanılması son dönemde, Pakistan'a karşı tavrını biri birden değiştirmesini ve karşılıklı yakınlaşma politikasını bir anda rafa kaldırmasını kolaylaştırmıştır. Yoksa işin gerçeğinde yukarıda da ifade ettiğimiz üzere yakınlaşma politikası Hindistan'ın daha çok yararınaydı. Savaş ise Hindistan'a hiçbir yarar sağlamayacağı gibi Keşmir meselesini de çözüme kavuşturmayacaktır. Üstelik zaten ekonomik sıkıntılar içinde olan Hindistan'a savaş çok ağır yükler yükleyebilecektir. Bu realiteyi göz önünde bulundurduğumuz zaman da savaş havası içine girmenin Hindistan'ın kendi tercihi olmadığı, bu tutumun bir bakıma ona dayatıldığı neticesine varabiliriz.
Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, Pakistan ile Hindistan'ın gergin bir politika havası içine girmeleri üzerine Batı medyası derhal savaş rüzgarları estirmeye ve "ölü sayısı" tahminlerinde bulunmaya başladı. Verilen tahmini rakamlar diğer savaşlardaki gibi "bin"li değildi. Burada "milyon"lu tahminler yapılıyordu. Bazılarına göre 12 milyon, bazılarına göre 20 milyon, bazılarına göre de 24 milyon insan ölecekti. Bu derece büyük rakamlı tahminlerde bulunulmasının sebebi ise her iki ülkenin de nükleer güce sahip olmasıydı.
Hindistan, Pakistan'ın kendisine karşı bir tehdit oluşturduğu iddiasını sürekli silahlanma gerekçesi olarak kullanmıştır. Hindistan'ın silahlanmasının ve özellikle de nükleer silahlara sahip olmak için uğraşmasının asıl sebebi ise Çin'i kendisine karşı bir tehdit olarak görmesidir. Ama Çin'le arasındaki anlaşmazlığı ve onun sahip olduğu silah gücünden kaynaklanan endişesini çok fazla gündeme taşımak istemiyor. Bu yüzden "Pakistan tehdidi"ni silahlanma gerekçesi olarak kullanmayı tercih ediyor. Ne var ki Çin'den kaynaklanan tehdit karşısında geliştirdiği silahlarını bir yandan da Pakistan'a karşı bir tehdit aracı olarak kullanmaya ve onu bu yolla yıldırmaya çalışıyor.
Tabii, Hindistan'ın nükleer silah sahibi olması sürekli Hindistan tehdidi ile karşı karşıya olan Pakistan'ı da aynı silahlara sahip olmaya zorladı. Bu da karşılıklı olarak bir nükleer tehdidin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Güney Asya'daki bu nükleer silahlanmada emperyalizmin çifte standartları gayet bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Emperyalist güçler, kısa adı TNP olan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması adıyla bir anlaşmayı gelişmekte olan ülkelere özellikle de İslam ülkelerine imzalattıkları ve bunun için siyasi baskı metotlarını kullandıkları halde Hindistan ve İsrail'in bu anlaşmayı imzalaması için hiçbir baskıya başvurmamışlardır. Emperyalizmin müsamahasından yararlanan İsrail ile Hindistan'ın nükleer silahlanma alanında işbirliği yapmaları ise üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu iki devlet arasındaki nükleer silahlanma işbirliği gerek Hindistan gerekse İsrail medyasına yansımış bir gerçektir.
Hindistan'a ve İsrail'e bu müsamahayı gösteren çağdaş emperyalizm, sürekli Hindistan kaynaklı nükleer silah tehdidi ile karşı karşıya olan Pakistan'a ise sürekli baskı yapmaktadır.
Yirminci yüzyıl, insanlık tarihinin en çok savaşa şahit olmuş olan yüzyılıdır. Ayrıca bu yüzyılda gerçekleşen savaşlarda hep toplu katliamlar yapıldığından, toplu imha silahları kullanıldığından ölümler de çok aşırı derecede fazla olmuştur. Öyle ki yapılan tahminlere göre milattan sonraki ilk 19 yüzyılda çıkan savaşlarda ölen insan sayısı yirminci yüzyılda vuku bulan savaşlarda ölen insan sayısından daha azdır.
Ne yazık ki kendisini uygarlığın öncüsü gibi gösteren çağdaş emperyalizm savaşsız kalamamaktadır. Savaş ve kan adeta çağdaş emperyalizmin gıdasıdır. Bu yüzden emperyalizm 21. yüzyılı da aynen 20. yüzyıl gibi hatta biraz daha aşırı derece savaş yüzyılı yapmak, bu yüzyılda da insanların kanlarını oluk oluk akıtmak istemektedir. İşte bu amaçla 21. yüzyılın daha ilk yılından itibaren savaşın gerekçelerini oluşturmaya çalıştı. Vakit kaybetmeden de özellikle İslam coğrafyasını hedef alan bir haçlı seferi başlattığını ilan etti. Ama bunca toplu imha silahının, nükleer silahın geliştirildiği, bu arada dünya nüfusunun da onun değerlendirmelerine göre bayağı arttığı ortamda savaşlarda "binlerce" insanın ölmesi onu tatmin etmiyor. Onun arzusu ölüm sayılarının milyonları bulması. Bunu en iyi gerçekleştirecek olan da nükleer silahların kullanılacağı bir savaş olacaktır. Bu açıdan Pakistan-Hindistan gerginliği onun için iyi bir fırsattır. Çünkü her ikisi de nükleer silaha sahip. Bu yolla hem ellerindeki nükleer silahları birbirlerine karşı kullanmış, hem de emperyalizmin gözüne batan nüfuslarını biraz azaltmış olacaklar. Tabii böyle bir savaştan emperyalizmin daha başka beklentileri de var. O yüzden, Pakistan-Hindistan gerginliğini savaşa dönüştürebilmek için sürekli tahrikçi tutum izlemekte, sürekli ateşin üzerine benzin dökmeye çalışmaktadır.
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere biz savaşın Hindistan'ın tercihi olduğu kanaatinde değiliz. Çünkü ekonomik sebeplerin yanı sıra bölgedeki bazı dengeler de Hindistan'ı zorlamaktadır. Pakistan'la gireceği savaşın ona maliyeti sadece ekonomik olmayacak. Böyle bir savaş aynı zamanda Çin ve problemli olduğu diğer komşu ülkeleri karşısında da onun askeri tehdit gücünü bayağı törpüleyecektir. Bu yüzden emperyalist güçlerin bütün tahriklerine ve onu sopa olarak kullanma çabalarına rağmen yine de ağırdan almayı, gerginliği savaşa dönüştürmemenin yollarını araştırmayı tercih etmektedir. Pakistan ise savaşa hiç mi hiç taraftar değildir. Çünkü Afganistan'a yönelik operasyon Pakistan'a bayağı bir zarar verdi. Öte yandan ABD'nin bu ülke üzerinde sürekli devam eden bir siyasi baskısı var. Bu arada Perviz Müşerref'in Keşmir meselesiyle ilgili tavizleri onun kariyerini olumsuz yönde etkiledi. Bir savaşın getireceği ekonomik ve siyasi problemler daha da olumsuz etkileyecektir.
Ne kadar ilginçtir ki, sömürgeci güçler güya Hindistan'la Pakistan arasındaki gerginliği çözüme kavuşturmak ve aralarında barışı sağlamak için diplomatik ataklar yapıyor, sık sık bölgeye ziyaretler gerçekleştiriyorlar. Oysa bu ziyaretlerin ve atakların amacı ateşe odun taşımaktan başka bir şey değildir. Asıl savaşı istemeyenler bu gerginliğin taraflarıdır. Gerginliğin savaşa dönüşmesini isteyenler ise barış girişimlerinde bulunduklarını ileri süren, emperyalist güçlerin temsilcisi durumundaki diplomatlar ve onları görevlendiren güçlerdir. İnsanlık ne kadar da yanıltılıyor! Artık gözlerimizi açmalı ve olayları gerçek yüzleriyle tahlil edebilmeliyiz.