8 Ekim 2002 Salı, Cuma dergisi
İslam dünyasında yeni bir Ramazan'a yaklaşılırken yine her tarafta kan akıtılıyor. Filistin topraklarında siyonist saldırganlar adeta Müslümanların Ramazan ibadetlerini zorlaştırmayı ve Ramazan'ı onlara zehir etmeyi hedeflemiş gibi vahşi saldırılarını daha da şiddetlendirmeye çalışıyorlar. Bu haftanın başında (7 Ekim 2002 Pazartesi günü) Gazze'nin Han Yunus kasabasına yönelik olarak gerçekleştirdikleri insanlık dışı saldırı ve saldırının sebep olduğu katliam onların insanlıktan zerre kadar bir paylarının olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Fakat onların bu derece cüretkar davranabilmelerinin en önemli sebebi çağdaş dünyaya hakim olan anlayıştır. Ne yazık ki bu anlayışta her ne kadar insan haklarından dem vuruluyorsa da insana özellikle de Müslümana zerre kadar değer verilmiyor. Ayrıca bu anlayışa büyük ölçüde uluslararası siyonizm yön vermektedir. Dolayısıyla uluslararası siyonizmin desteklediği ve finanse ettiği İsrail terörü, İsrail vahşeti hep dikkatlerden uzak tutuluyor. İsrail'in Havier Solana'yı ağırladığı günlerde böyle bir vahşet sergileyebilmesi Avrupa'yı, insan haklarını vs.'yi hiç mi hiç sallamadığını ya da Avrupa'nın bu konuda söylediklerinin içi boş laflardan ibaret olduğunu gösteriyor. Biz bu konuyu gerek yazılarımızda ve gerekse muhtelif haber çalışmalarımızda gündeme getirdiğimizden burada sadece son gelişmelere dikkat çekmek ve insanlarımızın bu konudaki duyarlılıklarını harekete geçirmek için temas etmekle yetinmek istiyoruz. Çünkü bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz konu ayrı.
7 Ekim, ABD'nin Afganistan'a saldırı düzenlemesinin birinci yıldönümüydü. Bu sıralarda Afganistan çok fazla konuşulmuyor. Çünkü gündemi büyük ölçüde emperyalist güçlerin güdümündeki medya organları oluşturuyor. Tabii onları da malzeme yönünden çağdaş emperyalist güçler besliyorlar. Bu sıralarda Türkiye gündemi seçime, dünya gündemi ise ABD'nin Irak'a saldırısıyla ilgili planlara kilitlemiş durumda. Ne yazık ki Türkiye'deki medyanın kamuoyunun ufkunu daraltması, olaylara geniş açılı ve çok yönlü olarak bakmasını engelliyor. Bu sıralarda haberlerde, yorumlarda sürekli seçime ağırlık verildiğinden insanların gözlerinin önünde seçim havasından kaynaklanan bir sis perdesi oluşturuldu. Bu yüzden de insanlarımız daha ilerisini göremiyorlar. Dünyada olup bitenler sanki kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi bir hava içindeler. Zaten dünya gündemine baktıkları zaman da Irak operasyonuyla ilgili haberlerden ve yorumlardan başka bir şey karşılarına çıkmıyor. İşte bu durum da İsrail işgal devletini rahatlatıyor. O da Filistinli mazlum, mağdur, her taraftan kuşatmaya alınmış, dışarıdan yardım ve destek alması engellenen bir halkın üstüne vahşi canavarlar gibi çörekleniyor. Onun boğazını sıkıyor. Her gün yeni katliamlar gerçekleştiriyor. Bütün bu hareketli gelişmeler yaşanırken insanlarımız, Filistin'de olan bitenleri pek merak edip de onlarla yeterince ilgilenmezken Afganistan'la ne kadar ilgilenebilirler? Ama biz yine de duyarlı bir kitlenin olduğuna ve bu kitlenin tüm İslam aleminin dertleriyle dertlendiğine, Müslümanların acılarını kendi acıları gibi kabul ettiğine inanıyoruz. Bu kitle: "Afganistan ne alemde, nereye doğru gidiyor?" sorusunu da kendine soruyordur. Biz de Afganistan'a yönelik ABD saldırısının yıldönümü münasebetiyle Afganistan'ın durumunu genel hatlarıyla tahlil etmek istedik.
ABD, Afganistan'a karşı bizzat başkan Bush'un ağzıyla "haçlı seferi" olarak nitelendirilen savaşını 7 Ekim 2001'de başlattı. Bu savaşını da "Ebedi Adalet Operasyonu" olarak adlandırdı. Bu savaş aslında stratejik bir savaştı. Bu savaşın amacı iddia edildiği gibi teröre karşı mücadele değildi. Ancak Amerika'nın durup dururken böyle bir savaş başlatmasını herhangi bir gerekçeye dayandırması gerekiyordu. Her tarafa çekilebilecek esnek kavram olan terör kavramı ise bu gibi konularda oldukça işe yaramaktadır. Amerika'nın buradaki stratejik amacı Asya'daki gücünü ve inisiyatifini artırmaktı. Özellikle Çin'in bu kıtada gücünü günden güne artırması Amerika'yı endişelendiriyordu. Amerika vahşette sınır tanımadığından dolayı kendi çıkar hesapları için milyonlarca insanı perişan etmekten çekinmez. ABD'nin vahşet tarihine bakıldığı zaman milyonlarca insanın ABD çıkarlarına feda edildiğini, onun stratejik planları için perişan edildiğini görürüz.
ABD bundan yıllar önce de "aç insanları kurtarma" ve Somali'deki iç kavgayı durdurma amacına yönelik olduğunu iddia ettiği bir askeri operasyon düzenlemiş ve adını da "Umut Operasyonu" koymuştu. Oysa işin gerçeğinde bu da stratejik hedefleri olan bir operasyondu. Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz asıl nokta o operasyonla Afganistan'a yönelik saldırı arasında oldukça önemli benzerliklerin olması. O zaman Somali'ye aç insanları kurtarmak için gittiklerini ileri süren Amerikan askerleri postallarıyla aç insanların sırtlarına basarak, enselerine de silah dayayarak poz vermişlerdi. Afganistan'da savunmasız zavallı insanların tepelerine bomba yağdıran Amerikan pilotları da kendilerini futbolcu gibi hissettiklerini söylüyorlardı. Yani onlar, o savunmasız, 11 Eylül saldırılarının mahiyetini bilmeyen hatta bazıları bu saldırılardan hiç haberdar olmayan insanların üzerlerine bir bomba düşürerek yüzlerce masum insanı öldürdüklerinde kendilerini gol atmış gibi hissediyorlardı. İşte Amerika'ya hakim olan zihniyet budur ve ABD o insanlık dışı saldırıları ancak bu zihniyetle gerçekleştirebilmektedir. Eğer ABD saldırı güçlerine bu anlayış ve bakış açısını vermiş olmasaydı, belki o insanların vahşeti sorgulamaları söz konusu olabilir ve Amerika, tarihine yeni yeni vahşet sayfaları eklemekte zorlanabilirdi. İşte bu vahşet ruhu ABD'nin şimdiye kadar onca zavallı ve savunmasız insanı nasıl hedef alabildiğini de izah etmektedir. Bu ruh, Filistin'deki savunmasız insanlara karşı siyonist vahşete nasıl sınırsız destek sağlanabildiğini de izah etmektedir.
MÜSİAD'ın düzenlediği uluslararası fuar münasebetiyle dünyanın değişik yörelerinden gelen değerli insanlarla karşılaşma, görüşme imkanımız oldu. Bu kişilere hem yaşadıkları ülkelerle ilgili gelişmeleri, hem de ilgilendikleri alanlarla ilgili son gelişmeleri sorma ve bilgilerimizi tazeleme fırsatı bulduk. Gelen misafirlerden biri de Afganistan meselesiyle yirmi üç yıldan beridir yakından ilgilenen bir zattı. Yani Sovyet işgalinin başladığı tarihten buyana Afganistan meselesiyle bilfiil ilgileniyor. Kendisi Afganistanlı değil ama Afganistan meselesini ve Afganları en az Afgan kökenliler kadar tanıyor. Şimdiye kadar pek çok sıkıntıyla karşı karşıya gelmiş olmasına ve yaşının da ilerlemiş olmasına rağmen bu konudaki gayretini halen de sürdürüyor. Afganistan'daki mücahit grupları arasında çıkan çatışmaların durdurulması için oluşturulan heyetin içinde yer aldı ve etkin bir faaliyet yürüttü. Mücahit liderlerinden bazılarının Mekke'ye götürülüp birbirlerine karşı savaşı durdurma sözü vermelerinde faal rol oynadı. Ancak ne yazık ki bu sözler yerine getirilmedi. Kendisi bu kavgada taraf olmadığından gruplardan birini diğerine tercih etme, birine iltimas geçme gibi bir hareketi olmadı. Bu zatı daha önce bir kere Türkiye'de Afganistan'la ilgili bir panelde dinlemiştim. 4-5 Temmuz 2000 tarihlerinde de İngiltere'de düzenlenen "Afganistan'da Bugünün Gerçekleri ve Gelecek" başlıklı uluslararası konferansta bizzat görüşme, yakinen bilgi alma fırsatı bulmuştum. Son olarak da MÜSİAD fuarı münasebetiyle İstanbul'a geldiği sırada görüşme, Afganistan'la ilgili son durum hakkında bildiklerini ve düşündüklerini sorma fırsatı bulduk. Buradan sonra ondan aldığım bilgileri ve değerlendirmeleri aktarmak istiyorum.
ABD'nin Afganistan'la ilgili hesapları yeni ortaya çıkmış hesaplar değildir. Bayağı eskidir. 1982'de Soyyetler Birliği'nin lideri Mihail Gorbaçov öldüğünde taziye törenlerine Pakistan devlet başkanı Ziyau'l-hak da katılıyor. O zaman Sovyetler'in Afganistan işgalinin üzerinden üç yıl geçmişti. Sovyetler'in Gorbaçov sonrası liderlerinden Andropov başta olmak üzere bazı kişiler Ziyau'l-hak'la özel görüşüyorlar ve Afganistan'da kalmak istemediklerini, bir uzlaşma zemini oluşması durumunda askerlerini geri çekebileceklerini söylüyorlar. Ertesi yıl, yani 1983'te Ziyaü'l-Hak Amerika'ya iki kere gidiyor ve Sovyet liderlerin bu tekliflerini konuşuyor. ABD liderleri karşı çıkıyor ve: "Şimdi zamanı değil" diyorlar. Daha sonra mücahit gruplarının silah, askeri güç ve uluslararası destek yönünden ilerlediklerini ve Sovyet güçlerini çıkardıklarını görünce işe başka bir yönden müdahale ettiler. Önce Pakistan devlet başkanı Ziyaü'l-hak'ı meşhur uçak düşürme olayında tasfiye ettiler. Sonra Pakistan'da kendileriyle işbirliği içinde çalışacak bir yönetimin iş başına gelmesini sağladı ve onlar vasıtasıyla Afganistan üzerine hesaplar geliştirmeye başladılar. Taliban'ın desteklenmesinin amaçlarından biri de mücahit liderlerinin tasfiye edilmesiydi. Fakat belki Taliban bu oyunun farkında değildi.
Şu an Afganistan'da iş başında olan hükümet geçici bir hükümettir. Bu hükümet vasıtasıyla ülke yönetimine getirilenlerin hiçbiri devlet tecrübesine sahip değil. Yönetim konusunda bir eğitim de almış değiller. Dolayısıyla kullanılmaya ve yönlendirilmeye elverişli insanlar. Bu hükümetin istikrarlı ve kalıcı bir hükümet olması mümkün değil. Ancak ABD onlar vasıtasıyla Afganistan'la ilgili hesaplarını oturtmak istiyor.
Afganistan'daki mevcut hükümet Bonn Anlaşması'nın hükümetidir. Bu anlaşma ise Bosna-Hersek'le ilgili olarak imzalanan ve bu ülkenin bağımsızlığını, siyasi iradesini tahdit etmeyi amaçlayan Dayton Anlaşması'na benzemektedir. Aynı şekilde Bonn Anlaşması'yla da Afganistan'ın geleceğine bir ipotek konulmuştur. Bugünkü hükümet de işte bu ipotek esaslarına göre iş yapan bir hükümettir.
Afgan halkı ABD'nin koyduğu ipoteği ve ülke bağımsızlığını iyice sınırlayan anlaşmaları kabul edecek bir halk değildir. Kabileci ve asabiyetçi bir halktır. Kendi ulusal kimliğine, kabilesine, kavmine önem verir. Bu yüzden, Allah bilir de, ileride yeni çatışmalar, kavgalar çıkması muhtemeldir. Zaten ABD de Afganistan'da istikrarın değil çatışmanın, kavganın hakim olmasını istiyor. Yani kendi hakimiyeti, sultası oturmayacaksa yeniden kavga ve çatışma ülkeyi kuşatsın istiyor.
11 Eylül olaylarından 2 gün önce Ahmedşah Mesud öldürüldü. Onun öldürülmesinde kullanılan iki gencin oraya kadar ulaştırılmasında beş ayrı ülkenin rolü var: Mısır, Fas, Belçika, İngiltere ve Pakistan. Bu gençlerin Taliban'ın adamları olduğu söyleniyor. Ama bana öyle geliyor ki bu gençlerin yönlendirilmesinde asıl rol oynayan, işin planını yapan ABD idi. Bu planla Mesud tasfiye edildi ki bana göre o içlerinde strateji geliştirme ve hareket yönünden en başarılı olanıydı. ABD şimdi Seyyaf, Hikmetyar ve Rabbani gibi liderleri de tasfiye etmeyi planlıyor. Mevcut geçici hükümet Rabbani'ye biraz saygı duyuyormuş gibi görünüyor ama hesapta onun tasfiye edilmesi de var.