Kasım 2002, Ribat dergisi
Bir zamanlar Amerikan emperyalizminin, kendisine tehdit olarak gördüğü akım komünizmdi. Bu yüzden ABD etkisindeki tüm ülkelerde anti-komünist propaganda etkiliydi. İşin gerçeğinde komünizmin tenkit edilmesi için yeterli malzeme mevcuttu. Buna rağmen ABD zaman zaman komünizmin kendisinden ve komünist rejimlerin hatalı uygulamalarından kaynaklanan anti-propaganda malzemelerini yeterli görmüyor, kendisi yeni malzemeler üretme yoluna gidiyordu. Bunun için bazen asılsız iftiralara başvuruyor, bazen de kendi adamlarına yaptırdığı işleri komünistlere mal ediyor sonra da onları anti-komünist propaganda faaliyetinin malzemeleri olarak kullanıyordu. Gün geldi komünist rejim çöktü. Artık komünist ideoloji de Amerikan emperyalizmi karşısında bir tehdit olmaktan çıktı. Fakat şu bir gerçektir ki komünizmi, ABD'nin anti-propagandası değil kendi özünden kaynaklanan hataları ve bu ideolojiyi benimseyen devletlerin uygulamaları çökertmiştir.
Şimdi ABD, kendisinin dünya üzerinde kurmak istediği saltanat karşısında en büyük tehlike olarak İslami bilinçlenmeyi görmektedir. Bu bilinçlenme, Müslüman halkların emperyalist baskılara boyun eğmelerine karşı bir kitlesel şuurun gelişmesine vesile olduğu gibi aynı zamanda insanlara direnme, dayatmalara karşı mücadele ruhu da kazandırmaktadır. Bu bilinçlenme bir yandan da ittifak kurdukları zaman büyük bir güç oluşturmaları kesin olan Müslüman toplumları ümmet şuuru etrafında birleşip ortak tavır sergilemeye yöneltmektedir. İşte böyle bir gelişme Amerikan emperyalizmi ve çıkar çemberi açısından ciddi bir tehdit niteliğindedir. Emperyalizm, Müslüman toplumları bölüp parçalamak, ulus, kavim, kabile, mezhep gibi değişik kriterleri esas alarak küçük devletlere ayırmak, sonra da birleşmelerini önlemek amacıyla aralarına ikili problemler koyabilmek için yüzyıllarca uğraştı. Bu yüzyıllar süren uğraşının ürünlerini bir çırpıda elden kaçırmak istemiyor. İşte bu yüzden özelde Amerikan emperyalizmi, genelde ise tüm emperyalist güçler kendilerine karşı en ciddi tehdit olarak İslami bilinçlenmeyi görmektedirler. Ancak bu bilinçlenmeyi temel değerleri açısından karşılarına almaları durumunda doğrudan doğruya İslam'ı karşılarına almış olacaklardır. Böyle bir şey ise Müslümanların tümünü birden karşılarına almaları anlamına gelir. Bu da Müslümanlardaki kitlesel tepkinin daha da artmasına sebep olur ki bu tepki belki anti-emperyalist bilinçlenmenin ve Müslümanlar arası yakınlaşmanın hızlanmasına yol açar. İşte bu yüzden, karşılarına hedef olarak yerleştirdikleri akımı veya akımları farklı bir kimlikle dünyaya tanıtma ihtiyacı duymaktadırlar. İşte bu amaçla "İslamcı terör" kavramını geliştirmişlerdir. Bu kavramı beslemek amacıyla da anti-propaganda faaliyetlerinde kullanabilecekleri malzemeler, araçlar çıkarabilmek için yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Son olarak da bu çerçevede geçtiğimiz ay Endonezya'da gerçekleştirilen patlamalar dünya gündeminin merkezine oturdu.
Endonezya'daki patlamalar birçok yönden Amerika'daki 11 Eylül saldırılarına benziyor. Ancak Endonezya'daki patlamalardan dolayı sorumlu tutulan İslami akım, suçlamaları ve iddiaları tamamen reddettiği gibi bu patlamaların arkasında Amerika'nın olduğunu vurguladı. Buna rağmen ABD ve Batı söz konusu cemaati sorumlu tutması için Endonezya hükümetine yoğun bir şekilde baskı yaptı. İşte bu baskılar neticesinde Endonezya yetkilileri, patlamalardan dolayı hedef gösterilen Cemaati İslamiye'nin lideri Ebu Bekir Beşir'i tutukladılar. Endonezya hükümeti normalde bu konuda ABD veya Batı ülkeleriyle pazarlık yapabilecek durumda değil. Zaten ülkede başbakanlık koltuğuna oturtulan bayan Megawati Sukarno Putri de çağdaş emperyalizm tarafından rahatlıkla kullanılabilecek bir isim. Geçmişte Endonezya'nın cumhurbaşkanlığını yapmış olan babası Ahmed Sukarno da İslami oluşumlara büyük zulümler yapmasıyla tanınıyordu. Gelişmeler, Endonezya hükümetinin Bali adasındaki patlamaları ülke içinden bir oluşumun yaptığına kanaat etmediği intibaı veriyordu. Fakat dediğimiz sebeplerden dolayı baskılara boyun eğen ve dış güçlerin hesaplarına göre oturup kalkan bayan Putri'nin, Cemaati İslamiye'nin lideri Ebu Bekir Beşir'i tutuklatması bile anti-propaganda kampanyasının etkili ve yoğun bir hale getirilmesi için yeterli bir sebep teşkil ediyordu. Artık olayın içinde söz konusu cemaatin olup olmaması önemli değildi. Cemaatin liderinin böyle bir sebepten dolayı tutuklanması, artık suçun bu cemaatin üzerinde kalması için yeterli bir sebepti.
Normalde, patlamaların emperyalist güçlerin bir komplosu olması hiç de ihtimal dışı değildir. Her şeyden önce, suçlanan cemaatin liderinin de ifade ettiği gibi o derece güçlü patlamalara sebep olacak bomba ve malzemeler Endonezya'daki hiçbir kitle örgütünün elinde mevcut değildi. Hatta bu bombaların Endonezya'da üretilmesi bile söz konusu değildi. Bilakis bombaların Amerikan ürünü olması kuvvetle muhtemeldi. İkinci olarak Endonezya'daki İslami cemaatlerin böyle bir patlamadan herhangi bir beklentilerinin olması da söz konusu değildi. İslami cemaatlerin Çeçenistan, Afganistan veya sıcak savaşın yaşandığı bir başka bölge için eleman yetiştirmeleri, gençlerine bu gibi sıcak çatışma ortamları için silahlı eğitim vermeleri mümkün olabilirdi. Ama hem kendilerine hem de yaşadıkları ülkenin ulusal çıkarlarına zarar verecek, üstelik hiçbir manası da olmayan bir eylemi gerçekleştirmeleri değil onaylamaları bile söz konusu değildi. Ayrıca tıpkı daha önce muhtelif saldırılarda olduğu gibi, olayların sıcaklığı devam ederken, insanların dikkatlerinin o olaylara yöneldiği sırada, hiçbir araştırma yapılmadan hemen İslami oluşumların hedef gösterilmesi senaryonun önceden hazırlandığını ortaya koyuyordu.
Bali adasındaki patlamalara bir de ABD penceresinden bakalım: ABD'nin 11 Eylül olaylarıyla ilgili senaryolarının etkisini kaybetmeye başlamasından sonra anti-İslam propagandaları için yeni malzemelere ihtiyacı vardı. ABD, Irak'a karşı yürüttüğü tehdidi birinci derecede "teröre karşı savaş" çerçevesine sokmaya çalışmaktadır. Fakat bu konuda kullandığı gerekçeler ikna edici olmamıştır. Bu sebeple de dünyada yalnız kalmış, İngiltere ve İsrail dışında hiçbir ülkeden doğrudan destek alamamıştır. Bu durum karşısında "teröre karşı savaş" senaryolarının biraz daha ikna edici olabilmesi için yeni malzemelere ihtiyaç duymaktaydı. Batı'da ve hatta Amerikan toplumunda Irak'a yönelik saldırı planlarından dolayı ABD yönetimine karşı tepki sesleri gittikçe yükseliyordu. ABD, tıpkı 11 Eylül sonrasında oluşturulan havaya benzer bir hava oluşturabilmek için bu tepkilerin yönünü değiştirmeyi, İslam coğrafyasına çevirmeyi, dolayısıyla kendi saldırganlığını da haklı göstermeyi hedefliyordu. Nitekim olaylardan hemen sonra İngiltere medyasının yoğun bir şekilde anti-İslam propaganda başlatması, Bali adasında yakınlarını kaybedenlerin etkileyici görüntülerini ardından da olaylardan dolayı suçlananların görüntülerini ekranlara taşıyarak insanların duygularını belli bir hedefe doğru yöneltme çabası içine girmesi dikkatlerden kaçmadı. Aynı faaliyet 11 Eylül olaylarından sonra da ABD medyası tarafından yoğun bir şekilde yapılmıştı ve bu medyatik faaliyetin yansıması Amerika'daki Müslümanlara yönelik birçok saldırıyla ortaya çıkmıştı. Yine Endonezya olaylarından sonra İngiltere'de, ABD'nin Irak'a saldırısını destekleyenlerin oranlarının arttığına dair anketler yayınlanması da burada dikkat çekmeye çalıştığımız anti-propaganda ve yönlendirme faaliyetinin bir parçasıydı. Ayrıca Avustralya, İslami faaliyetlere en çok fırsat tanıyan ülkelerden biridir. ABD'nin bundan rahatsız olduğu bir gerçektir. Bali adasındaki saldırılarda ağırlıklı olarak Avustralyalı turistlerin hedef alınmasından sonra bu ülkenin İslami faaliyetlere ve oluşumlara gösterdiği müsamahayı kısıtlayacağı yönünde tahminler yapılmaktadır. Bu da işin içinde birtakım hesapların olduğuna işaret etmektedir.
Sonuç olarak şunu söyleyelim ki son zamanlarda terörün dünya gündeminde bu kadar ağırlıklı yer tutması ve sürekli İslami oluşumlarla terör olgusunun yan yana getirilmesi, İslam'a karşı açılan savaşın bir parçasını oluşturmaktadır. Bu hadise karşısında uyanık olmamız, gerçekleri net bir şekilde görmemiz gerekmektedir.