1 Ağustos 2003 Cuma, Cuma dergisi
Bugünlerde Irak yine dünya gündeminin ağırlıklı konusunu oluşturuyor. Amerika bu kez Saddam'ın iki oğlunun öldürülmesinden dolayı çalım satıyor ve bunu büyük bir zafer olarak lanse ediyor. Saddam döneminde zulüm ve vahşetin sembolü haline gelen bu iki kişinin öldürülmesiyle ilgili olarak da muhtelif yorumlar yapılıyor. Bazıları sevinirken, bazıları Amerika'nın Irak'taki işgal ve sultasının sağlamlaştırılmasında bir araç olarak kullanılmasından dolayı rahatsız. Ancak ilginç olan Türkiye'deki birtakım medya organlarının, daha dün Süleymaniye'de Türkiye askerlerinin başlarına çuval geçiren Amerika'nın Udayy ve Kusayy cinayetlerini büyük bir zafer olarak lanse etmeleri. Amerika ise cinayetleri ülkedeki gerilla savaşına vurulmuş bir darbe olarak lanse etmeye çalışıyor. ABD tarafından yapılan bazı açıklamalarda bu iki kişinin öldürülmesinden sonra gerilla savaşının iki liderini kaybettiğini iddia etti. Oysa gerilla savaşının Saddam'ın oğullarıyla herhangi bir ilgisi olmadığı gibi onların öldürülmelerinden dolayı da güç kaybetmeyecektir. Çünkü gerilla savaşını yürütenlerin çoğu zaten Saddam zulmünü de yaşamış ve bu zulmün geri dönmesine kesinlikle karşı olan insanlardır. İşgale karşı mücadele edenlerin amacı Saddam rejimini geri getirmek değil, Amerikan işgaline son vermek ve Irak'ı gerçek anlamda bir bağımsızlığa kavuşturmaktır. Fakat Amerikan işgali, Udayy ve Kusayy cinayetlerini gerilla savaşıyla irtibatlandırmak suretiyle aynı zamanda bu savaşı verenlere çamur atmayı, onların Saddam yanlısı oldukları imajı vermeyi ve böylece onlara karşı bir psikolojik yıpratma savaşı yürütmeyi hedeflemektedir.
Udayy ve Kusayy cinayetlerinden sonra çalım satmaya başlayan Amerikan işgal güçleri ardından da güya Saddam avı operasyonlarına çıktılar. Bu amaçla muhtelif evlere, çiftliklere baskınlar düzenlediler. Bu baskınlardan birinde de beş masum insan hunharca katledildi. İşin gerçeğinde bu saldırılara "Saddam avı" imajı verilmek suretiyle gerçekleştirilen cinayetlere bir kılıf geçirilmesi amaçlanmıştır. Bundan önce de bazı bölgelere yönelik vahşi saldırılara Saddam yanlılarına karşı gerçekleştirilen operasyonlar süsü verilmişti. Oysa bu saldırılarda hedef alınanlar Saddam'la hiçbir ilgileri olmadığı gibi ondan da zulüm görmüş zavallı, savunmasız insanlardı.
Amerika'nın, Udayy ve Kusayy'ın öldürülmesinin Irak'taki gerilla savaşını yıpratacağını iddia etmesine rağmen, işgal güçlerine karşı eylemler sürüyor ve Amerikan işgal güçleri her geçen gün kan kaybetmeye devam ediyor. Bu kayıplar Amerikan işgal güçlerindeki can endişesini günden güne artıracak ve bu endişe de onların moral yönünden ciddi bir şekilde yıpranmalarına sebep olacaktır.
Amerika bir yandan kan kaybederken diğer yandan, üstlerine çöreklendiği Iraklılara İsrail usulü saldırılar ve baskınlar düzenlemeye de devam ediyor. Bu saldırıların bazıları insanların tutuklanıp toplama kamplarına götürülmelerini hedeflerken bazılarında doğrudan doğruya cinayet hedefleniyor. Bu vahşi saldırılardan biri de bir düğün merasimine yönelik saldırıydı. Bir düğün merasiminde bazı kişilerin geleneksel olarak havaya ateş açması üzerine Amerikan askerleri derhal toplananların üzerine rasgele ateş etmeye başladılar. Bu vahşi saldırı sonucu dört kişi hayatını kaybetti. Bu saldırı Amerikan işgal güçlerini saran korku ve telaşın yanı sıra içlerindeki vahşet ve ölçü tanımazlığa da işaret etmektedir.
Amerikan işgal güçlerinin bir kuklası olarak ve bu işgali meşrulaştırma amacıyla oluşturulan Sömürge Meclisi -resmi adıyla Irak Geçici Hükümet Meclisi- adına yapılan açıklamalar bu meclisin kimliğini ortaya koyması açısından dikkat çekici. Açıklamaları incelediğinizde bu meclisin tam da sahibinin ağzıyla konuştuğunu görüyorsunuz. Udayy ve Kusayy'ın öldürülmesi üzerine yaptığı açıklamada "Allah'ın adaleti yerini bulmuştur" ifadesini kullandı. Elbette Allah'ın adaleti yerini bulur ve hiç kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Ancak bu açıklama, Amerika'nın vahşi saldırganlığını tezkiye etmekten başka bir amaç taşımamaktadır.
Irak meselesiyle bağlantılı olarak tartışılan konulardan biri de Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi talebi. Aslında Amerika askeri sadece Türkiye'den değil muhtelif ülkelerden istedi. Askerlerinin gerilla eylemleri karşısında sürekli kan kaybetmesi üzerine böyle takviye güç taleplerine ağırlık vermeye başladı. Bu şekilde asker göndermesini istediği ülkelerden biri de Türkiye. Türkiye'nin asker göndermesine birçok yönden ehemmiyet veriyor. Ancak biz burada konunun ayrıntısına giremeyeceğiz. Şu kadarını söyleyelim ki Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi büyük bir bataklığa saplanması sonucunu doğuracaktır. Ayrıca şunu ifade edelim ki Amerika eğer Irak ve Afganistan'da kendisini zorlayan gerilla mücadelelerini aşabilirse İran'a yüklenecektir. İran'a yüklenmesi ise ABD tehdidinin Türkiye'ye doğru yaklaşması anlamına gelir. Bu sebeple Amerikan işgal güçlerinin Irak'ta durdurulması için gerilla mücadelelerine fırsat verilmesi gerekir. Süleymaniye olaylarının Amerikan dostluğunun nasıl bir şey olduğu konusunda yeterince fikir vermiş olması gerekir. Öte yandan asker talebiyle aynı günlerde Ermeni meselesiyle ilgili tasarının Kongre'ye getirilmesi de Amerika'nın taleplerini dostça değil baskı ve şantaj metotlarını kullanmak suretiyle kabul ettirmeye çalıştığını açıkça ortaya koymaktadır.
Artık haklarındaki "kartel medyası" isimlendirmesi bayağı oturmuş olan basın yayın organlarının, ABD propagandası yapmakta ne kadar gayretkeş davrandıklarını hatırlıyoruz. Irak'a yönelik saldırı öncesinde ve saldırı esnasında Amerika'dan fazla Amerikancı kesildiklerini yine o dönemde malum tezkere olayında bütün güçleriyle hükümete yüklenerek tezkerenin geçmesini sağlamak için çalıştıklarını unutmadık. Ne kadar ilginçtir ki onların yazarları ve muhabirleri de Bağdat'a gittiklerinde Amerikan işgal güçleri tarafından yüz üstü yere yatırılmaktan ve süründürülmekten, tutuklanıp sorguya çekilmekten kurtulamadılar. Bizzat kendi ağızlarıyla söylediklerinden anladığımıza göre öldürülmekten kıl payı kurtuldular. Demek ki ayı, dostla düşmanı ayırmıyormuş.Umarız bu olay vesilesiyle kartel medyasının mensupları da saldırgan, vahşi ayıyla dost olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamışlardır.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Amerika sadece Türkiye'den değil birçok ülkeden Irak'a asker göndermesi talebinde bulundu. Bunlardan biri de Suudi Arabistan. Ne kadar ilginçtir ki Türkiye'yi sıkıştırmak için Ermeni tasarısını gündeme getiren Amerikan Kongresi, Suudi Arabistan'ı sıkıştırmak için de bu ülkenin 11 Eylül eylemlerini gerçekleştirenlere büyük miktarlarda maddi yardımlarda bulunduğu iddiasını gündeme getirdi. Bu gelişmeler Amerika'nın aslında diplomatik usullerle değil tamamen mafya çetelerinin metotlarıyla işi götürmeye çalıştığını gözler önüne sermektedir. Bu itibarla Amerikan emperyalizmini çağımızın uluslararası mafyası olarak nitelendirmek mümkündür. Amerika'nın bütün gücü korkutma ve tehdide dayanmaktadır. "Terör" kavramı köken itibariyle tedhiş, tehdit, korkutma anlamlarını içerir. Bu itibarla Amerika'nın izlediği politika bir devlet terörüdür. Ama ne kadar ilginçtir ki terörü kendisinin saldırganlığına, tehditçi politikalarına malzeme yapmaktadır.
Amerika'nın asker istediği ülkelerden biri de Japonya'ydı. Aslında bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla Japonya hükümeti asker göndermeye pek istekli değildi. Ancak Amerika'nın devlet teröründen çekindiği için "bir miktar asker gönderip, şu devletin şerrinden korunalım" diye pragmatist bir felsefeyle meseleye yaklaştı. Ancak bu felsefe diplomatik etik açısından önemli bir sorun oluşturuyordu ve bu sorun sebebiyle muhalefet milletvekilleri şiddetle tepki gösterdiler. Bu tepki de parlamentoda kavgaya yol açtı.
Sonuç itibariyle Amerika'nın dünya üzerinde hakimiyet kurma, tehdit ve şantaja dayalı saltanatının dairesini genişletme çabası bütün dünyada karışıklıklara, kavgalara ve sorunlara sebep oluyor. Şu bir gerçek ki korkuya ve şantaja dayalı bir hakimiyet, bir yandan da düşman kazanan hakimiyettir. Tıpkı Hitler'in, Irak diktatörü Saddam'ın hakimiyeti gibi. Bu yüzden korku hegemonyasıyla iş yürütenler, güçleri zayıfladığında kendilerini yapayalnız bulurlar.
İslam coğrafyasının en hareketli bölgelerinden Filistin'in gündeminde bu sıralarda esirler konusu var. Esirler meselesinin çözüme kavuşturulması için son dönemde yoğun bir pazarlık yapılıyordu. Özerk yönetimin dayatma başbakanı Mahmud Abbas da konuyla ilgili görüşmeler yapmak amacıyla Amerika'ya giderek Bush'la görüşme yaptı. Ancak Bush'un tutumu sebebiyle büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Çünkü Bush, Mahmud Abbas'ın esirlerin serbest bırakılması için İsrail'e baskı yapması talebini kabul etmedi ve, "dışarı çıktıklarında terör eylemleri düzenleyecek kişilerin serbest bırakılması için İsrail'e baskı yapamayacağını" söyledi. Kısacası Bush, Filistinli tutsaklar karşısında işgalci siyonistlerden farklı bir düşünce ve tavır sergilemeye yanaşmıyordu.
Mahmud Abbas'tan sonra İsrail başbakanı Şaron'un bir ABD ziyareti programı vardı. Filistinli tutsakların serbest bırakılması konusu da normalde İsrail hükümetinde bu ziyaretten sonra görüşülecekti. Ancak ani bir kararla konu öne alındı ve ziyaret öncesinde görüşüldü. Önce 100'ü HAMAS ve İslami Cihad mensubu toplam 500 kişinin sonra da 210'u HAMAS ve İslami Cihad mensubu toplam 540 kişinin serbest bırakılacağı açıklandı. Bu açıklama uluslararası siyonizmin güttüğü medya organları tarafından önemli bir jest ve "iyi niyet girişimi (!)" olarak lanse edildi. Tabii diğer medya organlarının da çoğu hadisenin farkında olmadıklarından, uluslararası siyonizmin güttüğü haber ajanslarının gönderdiği haber metinlerini aynen değerlendirerek, serbest bırakma kararını önemli bir "iyi niyet girişimi" olarak lanse ettiler. Oysa yapılan oldukça sinsi bir oyundu. Çünkü İsrail işgal devletinin zindanlarında 8000'e yakın tutsak bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğunu da HAMAS, İslami Cihad ve el-Fetih mensupları oluşturuyor. Fakat İsrail işgal devleti bu insanların çok az bir kısmını serbest bırakarak ya esirler dosyasını kapatmak ya da parça parça serbest bırakmak suretiyle her bir parça karşılığında Filistin özerk yönetiminden büyük tavizler koparmak istiyor. Koparmak istediği tavizlerin başında ise Filistin'deki direniş gruplarının tamamen dağıtılması ve ellerindeki silahların toplatılması gelmektedir. Oysa Filistinli direnişçilerin silahlarını bırakması durumunda İsrail işgal devletinin eski saldırganlığına döneceği buna karşılık Filistinlilerin bu saldırganlık karşısında güçlerini kaybetmiş olacakları biliniyor. Bunu İsrail'in geçmişini iyi tahlil eden bütün herkes çok rahat tahmin edebilir.
Bu itibarla işgal devletinin söz konusu serbest bırakma kararını bir "iyi niyet girişimi" olarak lanse etmesi tamamen yanıltma ve sinsi bir oyundur. Bu sebeple HAMAS ve İslami Cihad Hareketi, İsrail işgal devletinin kararının bir oyun olduğunu vurguladı ve zindanlardaki bütün tutsakların serbest bırakılmasını istedi. HAMAS ayrıca yaptığı açıklamada zindanlardaki tüm tutsakların serbest bırakılmaması durumunda yapılan ateşkes anlaşmasının da geçersiz sayılacağını bildirdi. Karara sadece bu iki örgüt değil tüm Filistin halkı, direniş grupları ve özerk yönetim yetkilileri de karşı çıktı ve tüm tutsakların şartsız olarak serbest bırakılmasını istediler. Ama ne kadar ilginçtir ki Filistin gerçeğinden bigane olanlar bu hadiseyi önemli bir girişim olarak algılıyor ve öyle lanse ediyorlar. Oysa İsrail işgal devletinin yapmak istediği, önündeki direniş engelini kaldırmaktır. Bunu başarması durumunda yeniden saldırıları başlatması ve serbest bırakılanların yerlerini yeni tutsaklarla doldurması muhtemeldir. Dolayısıyla önemli olan İsrail'in saldırgan tutumunun önünü açacak göstermelik çözümler değil, bu saldırganlıkların önünü kapatma konusunda güvenceler verebilecek köklü ve gerçekçi çözümlerdir.