2000 Yılında İslam Dünyası

2 Ocak 2001

Ne yazık ki İslam alemi bazılarına göre üçüncü bin yılın ilk, bazılarına göre de ikinci bin yılın son yılı olan 2000 yılında çeşitli problemlerle, sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Biz de bu hafta ve gelecek haftaki yazımızda 2000 yılında İslam aleminde yaşanan bazı önemli gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapacağız. Ancak tüm gelişmeleri tek tek sıralama imkanımız olmadığından sadece bazı seçmeler yapmak zorundayız. Bir de gelişmeleri tarih sırasına göre değil de öncelik sırasına göre ele almaya çalışacağız.

Filistin'de Aksa İntifadası

İslam aleminde 2000 yılında yaşanan gelişmeler içinde en çok gündemi oluşturan ve dünya kamuoyunu en çok etkileyen gelişme şüphesiz Aksa İntifadası olmuştur. İsrail işgal devletinin, 1987'de başlayan birinci intifadanın etkilerinden kurtulmak için başlattığı ve Madrid ya da Oslo süreci olarak da adlandırılan Anlaşmalar sürecinin sonuçlarını aldığını dolayısıyla Filistin halkının direnişini artık tamamen kırdığını düşündüğü sırada Likud Partisi liderinin Mescidi Aksa'ya baskın düzenlemesi yeni ve daha geniş çaplı bir intifadanın başlamasına sebep oldu. Bu yüzden İsrailli bir yorumcu Şaron'un Mescidi Aksa'ya girmesini filin züccaciye dükkanına girmesine benzetmişti.

İsrail işgal devleti Filistin halkındaki direniş ve mücadele ruhunun hala diri ve canlı olduğunu tahmin etmediğinden böyle bir sonuç beklemiyordu. Ancak ortaya çıkan sonucun onu bayağı rahatsız ettiği ortada.

Aksa İntifadası her şeyden önce "barış süreci" adıyla şimdiye kadar imzalanan anlaşmaların Filistin halkına bir şey vermediğini, onun gasp edilmiş haklarından hiçbirini iade etmediğini bütün dünya kamuoyuna duyurmuş oldu. Bu vesileyle İsrail işgal devletinin diplomatik ve ekonomik genişleme projeleri de suya düşmüş oldu. Çünkü Aksa İntifadası'ndan önce birçok Arap ülkesi İsrail işgal devletiyle dolaylı ya da doğrudan ilişki içine girmiş ya da girme niyetinde olduğunu izhar etmişti. Ancak Aksa İntifadası'ndan sonra en azından halklardan yükselen tepkileri dikkate almak ve bu ilişkilerini ya da ilişki kurma kararlarını dondurmak zorunda kaldılar.

Aksa İntifadası, İsrail işgal devletine ekonomik yönden de büyük darbeler vurdu. Fakat en önemli darbesi yeniden yahudi nüfus kaymasına sebep olması oldu. Bu gelişmelerden sonra İsrail için son derece önemli olan ve bin bir minnetlerle getirilen yahudi insan potansiyeli yeniden Batı'ya doğru göç etmeye başladı. İntifadanın uzun süre devam etmesi durumunda bu göçün daha da hızlanacağı ve İsrail'i bayağı zor durumda bırakacağı tahmin ediliyor. İsrail hem bu göçü önlemek hem de askerlerindeki moral kaybının önüne geçmek için kendi kayıplarını az göstermeye çalışıyor. Oysa İsrail işgal devletini temsil eden yerleşimci ve askerlerden hayatlarını kaybedenlerin veya yaralananların sayısı haberlere yansıdığından çok daha fazladır. Örneğin Gazze'de bir otobüse yönelik bombalı saldırı eyleminde gerçekte yirmi kişi öldüğü halde İsrail ölü sayısını 2 olarak açıkladı ve haberlere de bu şekilde yansıtıldı.

Siyonist işgalcilerin Aksa İntifadası'nı sona erdirmek için zulüm ve vahşetin her yoluna başvurdukları bilinmektedir. Saldırılarda özellikle çocukları hedef almaları Filistinliler tarafından çocuklar arasında ölümlerin daha çok olmasına sebep olmaktadır. Fakat bütün bunlara ve oldukça ağır şartlara rağmen Filistin halkı bu direnişi sürdürmekte kararlı görünüyor.

İntifadaya komplo düzenlenmesi için bir yandan da "barış" numaraları yine sürdürülüyor. Ancak Filistin halkı bu numaraları artık iyice tanıdığından "barış" oyunlarını oynayanlara kolay kolay pabuç kaptırma niyetinde değil. Ayrıca bundan önceki dönemde bu numaralara sadece İslami oluşumlarla bazı sol örgütler karşı çıkıyorlardı. Şimdi ise bu konuda yani siyonistler karşısında taviz verilmemesi, direnişin tercih edilmesi konusunda neredeyse tam bir ittifak var. Bu yüzden işgal kuvvetleriyle, onları düzlüğe çıkarmak için ucuz karşılıklarla kendilerini ve davalarını satanların işleri kolay olmayacak gibi görünüyor. Fakat onlar meseleyi geniş bir zaman dilimine yayarak direnişçileri bıkkınlığa ve sonuçta kendilerine dayatılanı kabullenmeye yöneltmeyi planlıyorlar. Ama dünya Müslümanları oradaki direnişe sahip çıkarsa ve mücadele kararlılıkla yürütülürse bu kez bıkkınlık İsrail askerlerinde ve kavga ortamında kalmak istemeyen yahudi yerleşimcilerde ortaya çıkacaktır. Bunu gören İsrail işgal devleti de Güney Lübnan'da olduğu gibi yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Temennimiz de bunun gerçekleşmesidir.

İKÖ'nün Katar Zirvesi

İKÖ İslam aleminde birlik ve dayanışmayı gerçekleştirmek için kurulmuş bir uluslararası kuruluş olmasına rağmen bu amacı doğrultusunda henüz pek bir ilerleme kaydetmiş değildir. 2000 yılının sonuna doğru Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleştirdiği zirvede kuruluş amacıyla doğrudan bağlantılı bir meseleyi yani Kudüs davasını gündeminin baş sırasına koydu. Bunda Aksa İntifadası'nın büyük etkisi oldu. Ancak ne yazık ki aktif olarak yine bir şey yapamadı.

İsrail'in Güney Lübnan'dan Kovulması

İslam aleminde 2000 yılında gerçekleşen en önemli gelişmelerden biri de İsrail işgal güçlerinin Güney Lübnan'dan çıkarılması oldu. Böylece siyonist işgal devletinin oluşturduğu "yenilmez güç" imajı da tamamen silinmiş oldu. Aslında bu imaj İsrail'in kendi gayretlerinden çok Filistin topraklarını çevreleyen Arap ülkelerindeki yöneticilerin ihanetleri sayesinde oluşturulmuştu. Ama Güney Lübnan'da sayıları sadece birkaç binden ibaret olan gerilla gücünün kararlı mücadelesi siyonist işgal güçlerini o topraklardan çekilmeye mecbur etti ve böylece "yenilmez güç imajı"nın da tamamen yapay olduğu ispat edilmiş oldu.

Aslında Güney Lübnan işgali siyonist devlet açısından tam bir bataklık haline gelmişti. Bu mesele onda hem toplumsal sarsıntılara, hem askerlerinde sürekli moral kaybına, hem de ekonomik yıpranmaya sebep oluyordu. Dolayısıyla buradan çekilmekten başka seçeneği yoktu. Ama o çekilme işlemini de bedavaya getirmemek, karşılığında bir şeyler almak niyetindeydi. İstediği ise Suriye'yle kendi şartlarına uygun bir anlaşma yapmaktı. Şöyle ki Suriye'den Hizbullah'a olan stratejik desteğini tamamen durdurmasını, bu hareketin silahlı güçleri durumundaki İslami Direniş milislerinin ellerindeki silahları toplayarak kendilerini de dağıtmasını ve kendisiyle tam diplomatik ilişki kurmasını istiyor, bunun karşılığında Güney Lübnan'dan çekilmeyi vaad ediyor, ama Golan Tepeleri meselesinin zikrettiğimiz şartlar doğrultusunda bir anlaşma yapılmasından sonra ikinci merhaleye bırakılmasını talep ediyordu. Fakat Suriye onun Güney Lübnan'da iyice köşeye sıkışmış olduğunu gördüğünden Golan Tepeleri'nden şartsız olarak çekilmesini istiyor ve bu olmadan hiçbir şekilde anlaşma olmayacağını belirtiyordu. Bu yüzden Suriye ve İsrail arasında gerçekleştirilen diplomatik görüşmelerden herhangi bir sonuç çıkmadı. Sonunda İsrail işgal rejimi yenilgi bayrağını çekmek zorunda kaldı ve Güney Lübnan'daki işgal kuvvetlerini açıkladığı tarihten daha önce geri çekmeye başladı.

İsrail işgal güçlerinin çekilmesi en çok Güney Lübnan'da para karşılığında onlara tampon güç vazifesi yapan Güney Lübnan Ordusu (SLA) milislerini zor durumda bıraktı. Bu milisler İsrail'in kendilerine sahip çıkmasını ve yıllar boyunca hayatlarını tehlikeye atarak ona verdikleri hizmetin karşılığını görmek istiyorlardı. Ama İsrail onlara bir bekçi köpeğine verdiği değer kadar bile değer vermedi. Bu, dünya menfaati için vatanlarına ve halklarına ihanet edenlerin sonlarının nasıl olduğunun anlaşılması açısından gerçekten ibret vericiydi. Bu milislerin Avrupa ülkelerine yerleştirilmesi için yapılan teklifler de genellikle reddedildi. Sonuçta onlardan bazıları köpeğin sahibinin ardına takılması gibi İsrail işgal güçleriyle birlikte kaçmayı başardıysa da birçoğu Lübnan askerleriyle, İslami Direniş güçlerine teslim olmak zorunda kaldı ve: "Biz ettik, siz etmeyin; bizi cezalandırsanız da hiç olmazsa idam etmeyin" diye yalvarmaya başladılar.

Çeçenistan'daki Savaş

1999 yılının Ağustos ayında Dağıstan'da başlayan hareketlenme Rusya'da büyük bir telaşa sebep olmuştu. Fakat Rusya daha önce Çeçenistan'da yaşadığı tecrübeler sebebiyle Dağıstan'daki gerilla güçlerini karşısına alarak savaşı buraya taşımak istemiyordu. Dağıstan'daki eylemcilerin başında Çeçenistan'ın bağımsızlık savaşında önemli rol oynamış olan Şamil Basayev'in bulunmasını bahane ederek karşısına doğrudan Çeçenistan'ı almayı yeğledi. Bu arada bizzat kendi istihbarat örgütünün gerçekleştirdiği patlamaları da Çeçenistan'a yönelik işgal hareketinin gerekçeleri arasında kullandı ve Eylül 1999'da daha önce imzaladığı bir anlaşmayla bağımsızlığını tanıdığı bu ülkeye karşı işgal hareketini başlattı.

Rusya'nın Çeçenistan işgali 2000 yılında da devam etti ve bu ülke 2000 yılında şiddetli çatışmalara sahne oldu. Ancak 2000 yılında en çok kayıp veren taraf Rusya oldu. Rusya, ilk savaşta kazandığını söylediği tecrübelerden yararlanacağını ve aynı hatalara düşmeyeceğini iddia ediyordu. Aslında o bu iddialarıyla Çeçenistan'ın bağımsızlığı için direnenlere karşı bir psikolojik savaş vermeye kendi askerlerini de moral yönden desteklemeye çalışıyordu. Ama tahmin ettiği gibi olmadı ve Çeçenistan direnişçileri onun işgal güçlerini özellikle kırsal alanda birçok yerde pusuya düşürerek ya öldürdü ya da esir aldılar.

Aslında Rusya Çeçenistan'da sürekli kan kaybetmektedir. İsrail'in Güney Lübnan bataklığı gibi Çeçenistan da Rusya için bataklık haline gelmiştir. Fakat Rusya: "Bizde bunlardan çok var" diye düşünerek askerlerinin Çeçen direnişçiler tarafından öldürülmesini veya esir alınmasını çok fazla ciddiye almıyor gibi görünüyor. Bunda Çeçenistan'da ikinci kez yenilgiyi kabul etmenin kendisini bütün Kafkasya'da sarsıntıya uğratacağı korkusunun da etkisi var. Çünkü böyle bir şeyi kabul etmesi durumunda Kafkasya'da fırsat bekleyen muhtelif bağımsızlık yanlısı oluşumların uyanmalarına, harekete geçmelerine sebep olacağı endişesi taşıyor. Ama Çeçenistan'daki işgalde ısrar etmesi onu ekonomik yönden zorladığı gibi birtakım toplumsal krizlerin de alt yapısını oluşturmaktadır. Bu yüzden Rusya er ya da geç Çeçenistan'da yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.

Pakistan'da Cunta Rejiminin Yargılamaları

Cunta rejiminin gölgesinde ve kontrolünde yürütülen yargılamanın hukuk kurallarına uygun olmadığı gibi adil de olamayacağı bütün hukukçular tarafından kabul edilen bir gerçektir. Silahların gölgesinde gerçekleşen bir yargılama asla bağımsız bir yargılama olamaz.

Pakistan'da önce askeri cuntaya bağlı yargı organları ülkenin eski başbakanını çok garip suçlamalarla ömür boyu hapis cezasına çarptırdılar. Daha sonra cunta rejimi onun kendileri için yük olduğunu ve ileride de sorun oluşturacağını düşünerek sürgün etmeyi daha uygun gördüler. Böylece onu hapisten çıkararak eşiyle birlikte Suudi Arabistan'a sürgün ettiler. 2000 yılında İslam aleminde yaşanan önemli gelişmelerden biri de bu tutarsız yargılama ve sürgün olayı oldu.

Ne yazık ki İslam aleminin henüz aşamadığı en önemli problemlerden biri de darbe tehditlerinin sürekli devam edip durmasıdır. Bu tehditler yüzünden politik hayatta istikrarlı bir çizgi tutturulamamakta, gerçek anlamda bir sivilleşme sağlanamamaktadır.

2000 Yılında İslam Dünyası-II

9 Ocak 2001

Afganistan'da Taliban ve Usame Bin Ladin Meselesi

Ne yazık ki Afganistan meselesi bütün uluslararası güçlerin burunlarını sokmaları sebebiyle tam bir kördüğüm haline gelmiş gibi görünüyor. 2000 yılı içinde Afganistan'da yaşananların odağında Taliban ve Usame bin Ladin meselesi bulunuyordu. Başlangıçta Afganistan'daki grupların birbirlerine düşmelerini kendi lehine değerlendirerek bu ülkede de uzaktan kumanda edebileceği bir yönetim oluşturmak amacıyla Pakistan'la birlikte Taliban'a destek veren ABD'nin son zamanlarda bu hareketi karşısına aldığı görülüyor. Buna da çoğunlukla "uluslararası terörist" olarak gösterdiği Usame bin Ladin'i himaye etmesini gerekçe gösteriyor.

Usame bin Ladin İslami oluşumlara maddi yönden destek vermeye çalışan biri olarak ortaya çıkmıştı. Fakat onun faaliyetleri ABD tarafından murakabe altına alınınca muhtelif ülkeler ona sahip çıkmaktan çekinmeye başladılar. O da Afganistan'a sığınarak burada Taliban'la ilişki içine girdi. Bu arada birçok ülke tarafından hedef gösterilen Arap asıllı mücahit gençlere de sahip çıktı. Böyle olunca da Arap asıllı gençler onun örgüt elemanları olarak tanıtıldı ve bu yolla o bir "terör örgütü"nün başı gibi gösterildi.

Usame bin Ladin hadisesinin özünde ABD'nin kendi şiddet politikasına haklılık kazandırmak için başvurduğu "karşı şiddet" veya "terör" odakları oluşturma siyaseti yatmaktadır. Bin Ladin de ABD'nin bu siyasetinin belki farkındadır, belki değildir ama şartlar onu Taliban'la işbirliğine zorlamıştır. Taliban ise ona sahip çıkmaması durumunda çok şey kaybedeceğini bildiği için şimdilik onu himaye etmekte ısrarlı davranıyor.

ABD'nin ise kendisinin baskıcı ve uluslararası şiddete dayanan politikasının yürümesi için her zaman bu tür isimlere ve onların etrafında oluştuğu iddia edilen örgütlere ihtiyacı olacak. Bu yüzden Usame bin Ladin tasfiye edilse bile ABD onun yerine yeni bir "gerekçe" oluşturma zorunluluğu hissedecektir.

2000 yılında Taliban'la muhalif gruplar arasında da çatışmalar devam etti. Önce olaylara müdahale ederek iç çatışmaları durdurma iddiasıyla ortaya çıkan Taliban çok kısa bir süre içinde çatışmalarda bir taraf haline geldi. 2000 yılında yaşanan gelişmelerde ise "Kuzey İttifakı" adı verilen muhalif gruplar cephesinin karşısındaki tek taraf niteliğindeydi. Ama Taliban'ın hem başkenti elinde tutması hem de Pakistan'dan gelen destek onu Kuzey İttifakı karşısında avantajlı duruma getirdi. Ayrıca Usame bin Ladin kanalıyla gelen "Arap Mücahitler" desteği de Taliban'a bir güç kazandırdı.

Mısır Seçimleri

Mısır, diktatörlüğe demokrasi kılıfı geçirmiş olan ve İslam aleminde örneğine çokça rastladığımız bir sistemle yönetiliyor. Kılıf gereği 2000 yılında bir genel seçim gerçekleştirdi. Ancak bundan önceki seçimleri boykot eden muhalif kanat özellikle de Müslüman Kardeşler cemaati bu kez seçimlerde aday göstereceklerini açıkladılar.

Aslında Mısır'da devlet yönetimine hakim diktatorya, muhaliflerin yönetimi ele geçirmelerini engellemek için her türlü tedbiri almıştı. Fakat buna rağmen muhaliflerin Meclis'te belli bir ağırlıklarının olmasını da istemiyor, her zamanki gibi kendi çalıp kendi oynamak istiyordu. Bu yüzden seçim öncesinde aşağıda sözünü edeceğimiz bir "Selman Rüşdi" ortaya çıkarıp onun dini değerlere hakaret eden kitabıyla insanları tahrik etti. İnsanlar doğal olarak söz konusu kitaba tepki amacıyla gösteriler düzenleyince Müslüman Kardeşler cemaatinden aday olacaklarını açıklayanlar veya aday olacakları tahmin edilenler, "bu olayların arkasında siz varsınız" suçlamasıyla tutuklandılar. Hatta onlara propaganda faaliyetlerinde yardım edecekleri tespit edilenler bile gözetim altına alındılar. Müslüman Kardeşler cemaati buna rağmen yılmadı ve tutuklananların eşlerini aday gösterdi. Böylece bütün engellemelere rağmen bu cemaatten aday olanlar arasında 6 kişi ilk turda Meclis'e girdi, 14 kişi de ikinci tura kaldı. Bu sonuç, Mısır diktatoryasının başvurduğu engellemeler karşısında önemli bir başarı sayılıyordu. Çünkü en güçlü muhalif partinin ilk turda aldığı sandalye sayısı bile 3'ü geçmemişti.

Bosna-Hersek Seçimleri ve Aliya İzzetbegoviç'in Sahneden Çekilmesi

2000 yılında Bosna-Hersek'te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması'nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Müslümanların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyor ne yazık ki. Ayrıca Müslümanlar arasında birçok siyasi partinin ortaya çıkmış olması da oylarının bölünmesine sebep oldu.

Bosna-Hersek açısından 2000 yılının en önemli gelişmesi ise hem bir hareket, hem bir düşünce, hem de bir devlet adamı olan Aliya İzzetbegoviç'in sahneden çekilmesi oldu. Hareket adamlarının birçoğu, devlet kademelerinde makam sahibi olduktan sonra çizgilerini değiştirerek davalarındaki samimiyetleri konusunda şüphelere sebep olmuşlardır. Ancak Aliya İzzetbegoviç hareket lideri olduğu sırada izlediği çizgiyi cumhurbaşkanı sıfatıyla da aynen sürdürerek samimiyetini ispat etmiştir. İzzetbegoviç aynı zamanda Bosna-Hersek davasında tarihe ismini yazdıran karizmatik bir lider rolü oynamıştır.

Kosova Seçimleri

Balkanlar'daki İslam coğrafyasından Kosova'da da 2000 yılında bir genel seçim gerçekleştirildi. Bu seçimde İslam karşıtı düşünceleriyle tanınan İbrahim Rugova'nın sıyrılıp öne çıkması dikkat çekici bir gelişme oldu. Fakat bu bir sürpriz olmadı. Çünkü Kosova'da kendine bağlı bir yönetim oluşturmak için uğraşan ABD ve Avrupa ülkeleri uzun süreden beridir Rugova'yı Kosova'nın Müslüman halkına pazarlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Rugova'nın Kosova direnişinde çok fazla bir etkinliğinin olmamasına rağmen Batı onu hep Kosova halkının lideri olarak karşısına aldı. Tıpkı Filistin davasında Yasir Arafat'ın öne çıkarılıp Filistin lideri diye takdim edildiği sonra da onun vasıtasıyla İsrail işgal rejimini düzlüğe çıkaracak anlaşmaların Filistin halkına dayatıldığı gibi.

İran Seçimleri

2000 yılında seçim gerçekleştiren bir İslam ülkesi de İran oldu. 18 Şubat tarihinde gerçekleştirilen İran seçimlerinde reformcu görüşleriyle öne çıkan cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'yi destekleyenler parlamentoda ezici bir çoğunluğu elde ettiler. Böylece daha önce Hatemi'nin yapmak istediği reformların önünde bir engel teşkil eden parlamentodaki aritmetik de onun lehine değişmiş oldu. İran'da 18 Şubat 2000 seçimlerine hem İran halkının hem de uluslararası kamuoyunun ilgisi büyüktü.

İran'da Karışıklıklar

İran, parlamento seçimleri için kampanyanın sürdüğü günlerde aynı zamanda bazı önemli karışıklıklara da sahne oldu. Bu karışıklıkların birincisi Halkın Mücahitleri adı verilen terör örgütünün gerçekleştirdiği terör eylemleriydi. Bu terör eylemlerinde bazı önemli merkezlere havan topları atıldı. Bunların biri Cuma Namazları Düzenleme Kurumu Merkezi`ne, biri cadde üzerindeki bir matbaaya, dördü de eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani`nin başkanı olduğu Düzenin Yararını Teşhis Heyeti binalarının bulunduğu alanın içine düştü. Bu saldırılarda altı kişi yaralandı. Yaralananlardan bir matbaa işçisi hastaneye kaldırıldıktan sonra hayatını kaybetti. Bu örgüt daha önce de 10 Muharrem kutlamaları esnasında kalabalık bir halka yönelik olarak gerçekleştirdiği terör eyleminde çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştu.

İran'da 2000 yılında bunun dışında da bazı karışıklıklar yaşandı. Bunlardan birinin sebebi Azad gazetesinde din alimlerini hafife aldığı iddia edilen bir karikatürün yayınlanmasıydı. Bundan dolayı Kültür ve İslami İrşad bakanı Ataullah Muhacerani'yi hedef alan çeşitli tepkiler ve protesto eylemleri oldu.

Yıl ortalarında da bazı kesimlerin yönetimin birtakım yanlışlarına tepki amaçlı birtakım protestoları oldu. Buna karşılık gerek güvenlik güçlerinin ve gerekse Ensari Hizbullah gibi yönetime destek veren birtakım gönüllü kuruluşların da karşıt protesto eylemleri oldu.

Yaprak Dökümü

2000 yılında İslam aleminde bazı önemli ölüm olayları da oldu. Bu açıdan 2000 yılı İslam coğrafyası açısından adeta bir yaprak dökümü yılı oldu. Biz bunların sadece üçünden söz edeceğiz.

Bunlardan birincisi Suriye'yi yıllarca demir yumrukla yöneten Hafız Esed'in ölümü. Esed birkaç yıldan beridir hasta olduğundan ölümü bekleniyordu ve bu yüzden "Esed sonrası Suriye" hakkında çeşitli senaryolar üretiliyordu. Bazıları Esed sonrasında Suriye'nin birtakım iç karışıklıklara sahne olabileceğini ileri sürüyorlardı. Fakat Hafız Esed, kardeşi Rıfat Esed'i sağlığında saf dışı ettiğinden ve oğlu Beşşar'ın konumunu sağlama aldığından herhangi bir kargaşa yaşanmadı. Diktatörlük rejimlerinin iç yapılarına uygun bir seçimle Beşşar Esed hemen babasının koltuğuna oturtuldu.

Üzerinde duracağımız ikinci ölüm olayı Tunus'un eski diktatörü Habib Burgiba'nın ölümüdür. Burgiba'nın Tunus'taki yönetimi de en az Esed'in yönetimi kadar katı ve totaliterdi. Ancak o daha sağlığında en çok güvendiği yardımcısı tarafından tahtından indirilerek kenara itilmişti. Saltanatının son yıllarında da bunama belirtileri gösteren Burgiba tahttan indirildikten sonra tamamen bunadı ve ömrünün son dönemi adeta bir sürünme dönemi olarak geçti. Bu yüzden o daha sağlığında, yapmış olduğu zulmün cezasını çekmeye başlamıştı. Ama bu onun ahirette çekeceğinden bir şey eksiltmeyecektir.

Üzerinde durmak istediğimiz üçüncü ölüm olayı ise Azerbaycan'ın muhalefet lideri Ebulfez Elçibey'in ölümüdür. Elçibey beklenmedik bir anda ani bir şekilde hayata veda etti. Ülkede çok kısa bir süre cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan Elçibey genellikle ülkedeki baskı rejimine karşı muhalefetiyle öne çıktığından kitlelerin ilgisine mazhar olmuştu. Bu yüzden o ölümünden sonra daha çok olumlu yanlarıyla anıldı.

Selman Rüşdi'lik Modası

İnsanların inançlarına saldırarak onları tahrik etmek son yılların modası haline geldi. Totaliter rejimler de inançlı kesime yönelik baskılarını artırma ihtiyacı duyduklarında genellikle bu yola başvuruyorlar. 2000 yılında da Mısır ve Yemen'de Selman Rüşdi'ye özenen birer kişi ortaya çıktı. Mısır'daki Selman Rüşdi mukallidinin tam seçim kampanyası öncesinde ortaya çıkması dikkat çekiciydi. İnsanların inançlarını ve kutsal değerlerini hafife alan Deniz Otlarına Ziyafet adlı kitabın Kültür bakanlığının desteğiyle yayınlanması kalabalık kitlelerin tepkilerine sebep oldu. Başta üniversite öğrencileri olmak üzere değişik kesimlerden kalabalıklar bu kitaba karşı protesto eylemleri düzenlediler. Ülkedeki totaliter rejim ise bir süre sonra yukarıda da dile getirdiğimiz üzere başta Müslüman Kardeşler cemaatinin mensupları olmak üzere muhtelif muhalif kanatlardan seçimlerde aday olacakları belli olanları tutukladı. Bütün bu tutuklamalara gerekçe olarak da söz konusu protestoları organize etme suçlaması gerekçe gösterildi.

2000 yılında bir başka Selman Rüşdi mukallidi ise Yemen'de ortaya çıktı. Yemen'deki Selman Rüşdi mukallidinin ise tam Yemen'in İsrail işgal rejimiyle diplomatik ilişki içine girme girişiminde bulunduğu ve ülkedeki İslami kesimin de buna şiddetle karşı çıktığı bir dönemde ortaya çıkması ise dikkat çekiciydi. Anlaşıldığı kadarıyla Yemen yönetimi bu tür bir tahrik olayını değerlendirerek İslami kesimin sesini susturmaya niyetlenmişti. Fakat o, İsrail'le diplomatik ilişkilerini başlatma planını uygulamaya geçiremeden Aksa İntifadası'nın başlaması Yemen'deki yönetimin hesaplarını bozdu. Yemen yönetimi, oluşan kamuoyu tepkisi karşısında İsrail'le diplomatik ilişki içine girme planını tamamen rafa kaldırma zorunluluğu duydu. Dolayısıyla Selman Rüşdi mukallidinin de pabucu dama atıldı.

Sonuç

"2000 Yılında İslam Dünyası" değerlendirmelerimize bu hafta da devam ettik. Ancak oldukça özet bilgiler vermemize rağmen seçtiğimiz gelişmelerin bile tümünü değerlendiremedik. Bununla birlikte önümüzdeki hafta bu konuya devam etmeyeceğiz. Şimdilik bu değerlendirmelerle yetinmek istiyoruz. İhtiyaç hasıl olduğunda bazı gelişmeleri bu yıl yaşananlarla irtibatlı olarak önümüzdeki haftalarda ele almaya çalışırız, inşallah.

Bu arada Cezayir konusunu Kapak Dosyası için verdiğimiz bir yazıda (bkz.Cezayir Cuntası: İki Tarafıyla İnsan Doğrayan Kılıç) ele aldığımızdan bu konuya burada ayrıca yer vermeye gerek görmedik.