Vatikan Papaları içinde dünyaya adını en çok duyuran kişi her halde halen görevi sürdürmekte olan resmi adıyla "Papa II. Jean Paul"dür. Gerek düzenlediği geziler ve gerekse kendisine karşı düzenlenen başarısız suikast girişimleri bu son Papa'yı hayli ünlü kıldı. Son Bosna - Hersek gezisi esnasında, geçeceği bir yola mayın döşenmesi olayı da bu gezinin bütün dünyada yankı yapmasına vesile oldu. Olayın bu boyutuna baktığımız zaman mayın döşenmesi işinin Papa'nın Bosna - Hersek ziyaretine dünya kamuoyunun ilgi göstermesini sağlama amacına yönelik bir oyun olabileceği ihtimali aklımıza geliyor ister istemez. Çünkü dünya siyasetinde bu tür oyunlara sık sık rastlanmaktadır. Girişimin başarısız olması da bu ihtimali te'kid ediyor. Suikast girişimi olmasaydı ziyaret belki dünya gündemindeki diğer konuların arasında kaynayıp gidecek, Papa'nın ziyaret esnasında verdiği mesajlar, yaptığı konuşmalar, bir çoğu merak saikiyle olsa da kendisini karşılayan kalabalıklar kimsenin ilgisini çekmeyecekti. Ama mayın olayı dünya kamuoyunun ziyarete ilgisini artırdı ve bu arada olayın tafsilatını öğrenmek isteyenler verilen mesajlara da ister istemez kulak asmak zorunda kaldılar.
Papa bundan önce de çeşitli geziler tertipledi. Bundan önceki gezilerinde Afrika ülkelerine ağırlık vermişti. Çünkü Afrika hıristiyanlık propagandası için verimli bir toprak olarak görülüyor. Önümüzdeki günlerde de Lübnan'a bir ziyaret tertiplemeyi planlıyor. Papa, ziyaret edeceği ülkeleri öylesine değil bilerek ve hassasiyetle seçiyor. Bosna - Hersek'te savaştan çıkmış bir toplum var. Savaşın acılarını yaşamış ve bir daha aynı acıları yaşamak istemeyen, kendini toparlayarak huzura kavuşmak isteyen bir toplum. Lübnan da aynı durumda sayılır. Lübnan'da da 1975'te başlayan iç savaş 1992'lerde ancak tamamıyla durdurulabildi. Lübnan toplumu da aynı acıları, ızdırapları yaşamış ve bir daha yaşamak istemiyor. Papa, bu durumdaki toplumlara "sevgi, kardeşlik ve hoşgörü" mesajları vermenin iyi sonuçlar vereceğini, misyonerlik faaliyetleri açısından iyi bir altyapı oluşturabileceğini düşünüyor. Tabii olayları bütün boyutlarıyla inceleyebilecek kapasiteye sahip olmayanlar, savaşın yüreklerde bıraktığı acı izlerin de etkisiyle söz konusu mesajlara ilgi gösterebilirler. Oysa Papa işin gerçeğinde savaş sonrası ortamın oluşturduğu propaganda pazarını değerlendirmek istemektedir. Bosna - Hersek'te savaşı başlatanlar hıristiyanlardandı. Bosna - Hersek halkına insanlık dışı zulümleri layık görenler hıristiyanlardandı. Üstelik bu zulümleri inançları adına yapıyorlardı. Yaptıkları her haksızlığa sahip oldukları inançlarından birtakım dayanaklar bulmaya çalışıyorlardı. Lübnan'da da iç savaşın ateşini yakanlar hıristiyan falanjistlerdi. 1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgal ettiği sırada, Sabra, Şatilla ve Burc el-Beracine mülteci kamplarında binlerce Filistinli kadın ve çocuğun öldürüldüğü katliamlarda siyonist işgalcilerle işbirliği yapanlar hıristiyan falanjistlerdi.
Ama Papa II. Jean Paul bugün bütün bu zulümleri ve vahşetleri gözlerden uzak tutarak insanlara "sevgi, hoşgörü ve barış" mesajları vermeye çalışıyor. Böylece dünya kamuoyunda hıristiyanlığı bir sevgi ve hoşgörü, İslam'ı ise şiddet ve savaş dini olarak göstermek isteyenlere yeni yeni malzemeler çıkarmaya çalışıyor.
Bu arada bütün dünyada İslam'a ilginin arttığını ve İslami uyanışın yeniden etkili olmaya başladığını gören çağdaş sömürge güçleri de hıristiyan misyonerliğini bir alternatif olarak sunmak, insanların dine yönelik ihtiyaçlarını bu tarafa kaydırmak istiyorlar. İşte hıristiyanlığı bir tür sevgi ve hoşgörü, İslam'ı ise savaş ve şiddet dini olarak göstermek istemelerinin amaçlarından biri budur. Hıristiyanlık devletle ilgili herhangi bir hüküm içermeyen ruhbanlık dini haline getirildiğinden insanlığın hıristiyanlığa kaymasının sömürgeci güçlerin dünya üzerinde kurdukları saltanatı etkilemeyeceği düşünülüyor. Maalesef iletişim organlarının önemli bir kısmı sömürgeci güçlerin hizmetinde olduğundan söz konusu mesajların daha geniş bir kitleye ulaştırılmasında başarılı olunuyor.