Mısır'da Devlet Terörü ve İslam

Mısır yönetimi resmi terör, baskı, şiddet ve zulüm uygulamalarıyla o kadar bütünleşti ki, artık Mısır denince zulüm ve baskı akla geliyor. Çünkü Mısır yönetimi Terörle Mücadele Kanunu adını verdiği bir kanunla zulmü artık iyice resmileştirdi. Gerçekte "İslâm'la Mücadele Kanunu" olan bu zulüm kanununa dayanılarak onbinlerce insan zindanlara dolduruldu. 16 Temmuz 1992 tarihinde parlamentoda kabul edilerek yürürlüğe konan bu kanun emniyet güçlerine şüpheli gördükleri kişileri tutuklayarak, altı ay süreyle hiç mahkeme önünü çıkarmadan tutuklu bulundurma yetkisi veriyor. Tabii ki bu altı aylık süre genellikle tutuklulara işkence etmek için kullanılıyor. Bu kanun aynı zamanda rejimin "terör örgütü" diye adlandırdığı örgütlere veya cemaatlere mensup olanların yahut bunlara yakınlık duyanların beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılmalarına imkân tanıyor. Mısır'daki yönetim ise özellikle İslâmi cemaatleri "terör örgütü" olarak nitelemekte kendini gayet rahat hissediyor. Mısır'da Terörle Mücadele Kanunu'nun uygulamaya geçirilmesinden sonra özellikle İslâmi cemaatler üzerindeki baskı ve zulüm hissedilir bir şekilde arttı. Ancak siyonist İsrail rejimiyle Filistin Kurtuluş Örgütü arasında anlaşma yapılmasının ardından bu baskı daha da şiddetlendi. Aslında söz konusu anlaşmadan sonra bütün Arap ülkelerinde İslâmi cemaatler üzerinde baskı ve zulüm şiddetlenmişti. Mısır ise bu konuda en öne geçerek adeta zulüm konusunda da Arap dünyasının lideri olmaya aday olduğunu göstermek istiyordu. Mısır hükümeti Arap ülkeleriyle siyonist İsrail rejimi arasında uzlaşma döneminin başlamasından sonra estirdiği terör dalgasıyla Müslüman Kardeşler cemaatini de "terör örgütü" olarak nitelediği örgütlerin arasına kattı. Bu durum, Müslüman Kardeşler'in daha önceki dönemde hâkim rejimle uzlaşma içinde olduğunu göstermez. Ancak rejim, söz konusu cemaatin geniş bir halk tabanına sahip olduğunu gördüğünden ve daha çok rejime karşı mücadelede kuvvete başvurmakta sakınca görmeyen cemaatlerle uğraşabilmek için Müslüman Kardeşler cemaatini doğrudan terör örgütü olarak nitelemekten kaçınıyordu. Bununla birlikte bu cemaate de fırsat buldukça baskı yapmaktan çekinmiyordu. Son dönemde bu cemaat üzerindeki baskı uygulamalarını daha da yoğunlaştırdı ve cemaatin ileri gelenlerinden birçok kimseyi tutukladı. Bununla birlikte cemaatin bütün faaliyetlerini yasakladı. Ayrıca Müslüman Kardeşler'in meslek örgütleri vasıtasıyla kendini göstermesini engellemek amacıyla bu cemaatin ve genelde İslâmi hareket mensuplarının etkili olduğu meslek örgütlerinin yetkilerini son derece kısıtlayan bir kanun çıkarttı. Bu uygulama meslek örgütleri mensuplarının şiddetli tepkilerine yol açtı. Meslek örgütleri, yetkilerini kısıtlayan kanunu protesto etmek amacıyla bütün ülkede bir genel grev ilan ettiler. Mısır içişleri bakanı Hasan el-Elfi Müslüman Kardeşler cemaati üzerindeki baskı ve zulmün yoğunlaştırılmasını ve cemaatin ileri gelenlerinin birçoğunun tutuklanmasını haklı gösterebilmek için Tunus'ta Arap İçişleri bakanları toplantısında yaptığı açıklamada bu cemaatin bütün her yerde terör örgütlerine destek verdiğini ve yardımcı olduğunu ileri sürdü. Hasan el-Elfi açıklamasında ayrıca Müslüman Kardeşler'in İslâm'ı kendine perde edinerek bütün Arap ülkelerinde ve İslâm ülkelerinde yönetimi ele geçirmek için çalıştığı iddiasında bulundu. Müslüman Kardeşler cemaati Hasan el-Elfi'nin iddialarına cevap olarak yapılan açıklamada, bu cemaatin İslâm'ı iman, anlayış ve amel bütünlüğü içinde ele alan ve doğru bir şekilde anlayan bir cemaat olduğu, tarihin hiçbir döneminde teröre destek vermediği ifade edildi. Açıklamada Müslüman Kardeşler'in insanların güvenlik ve hürriyetlerinin tam olarak sağlanması yolunda en çok gayret gösteren bir cemaat olduğuna da dikkat çekildi. Ancak Mısır rejiminin amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmekti. Dolayısıyla o, kurtla kuzu hikâyesinde olduğu gibi, iddialarının doğru olmadığını kendisi de bildiği halde siyonist İsrail rejiminin gönlünü etmek amacıyla Müslüman Kardeşler cemaati mensuplarını tutuklamaya devam etti. Mısır hükümetinin İslâmi cemaatler ve kurumlar üzerindeki baskı uygulamaları gittikçe şiddetleniyor. Bu sıralarda da camilerin tamamının rejimin kontrolünde olması ve buralarda İslâm'ın gerçek şekliyle öğretilmesinin engellenmesi amacıyla çeşitli yollara başvuruluyor. el-Ehram gazetesinin yayınladığı bir habere göre Mısır evkaf bakanı Muhammed Ali el-Mahcub 1995 yılı içerisinde on bin kadar caminin tamamen devlet kontrolüne geçirileceğini ifade etti. el-Mahcub'un ifadesine göre bu camilerin tamamen devlet kontrolüne geçirilmesindeki amaç İslâmi cemaatlerin buraları kendi eğitim çalışmaları için kullanmalarını engellemek. Aslında bu uygulama devlete önemli bir maddi külfet de getirecek. Çünkü yine el-Mahcub'un açıklamasına göre bu camilere tayin edilecek görevlilerin tayini ve diğer işlemler için 16 milyon dolar harcama yapılması gerekiyor. Ama Mısır ekonomik yönden kötü bir durumda olmasına rağmen bu külfeti göze alıyor. Kim bilir belki de bu masrafları ABD veya İsrail üstlenmiş olabilir. Mısır Evkaf Bakanı Muhammed Ali el-Mahcub bu uygulamanın 1992 yılında gündeme getirilen, İslâmi cemaatlerin elindeki 140 bin caminin tamamının devlet kontrolüne geçirilmesi planının bir parçası olduğuna dikkat çekti. Bu plan gereğince 1993 ve 1994 yılı içerisinde on bin cami devlet kontrolüne geçirildi. 1995'te bu sürecin hızlandırılması ve planın kısa zamanda tamamlanması amaçlanıyor. Bunlar Mısır'daki zulüm ve baskı uygulamalarından birkaç örnek. Hepsi bu kadar değil tabii ki. Bunlar belki devede kulak. Ama Mısır yönetimi ülkeyi günden güne bir barut fıçısı haline getirdiğinin farkında değil. Baskı uygulamalarına tepkiler zaman zaman meydana gelen silahlı çatışmalarla gün yüzüne çıkıyor. Ancak hükümet bu olaylardan ibret almayarak siyonist İsrail rejiminin ve ABD'nin kendisine dikte ettiği "terörle mücadele" adına halk üzerindeki şiddet ve baskıyı artırıyor. Bu durum ise tepkinin bütün halk tabanına yayılmasına yol açıyor. Ekonomik durumun gittikçe kötüleşmesi ve halkın her geçen gün sefaletin içine itilmesi bu tepkinin daha da artmasına sebep oluyor. Mısır hükümeti geniş halk kitlelerinin rejime karşı fiili bir tavır içine girmelerini önlemek amacıyla çeşitli yollara başvuruyor. Bu yollardan birisi sefaletin ve fakirliğin kol gezdiği ülkede insanları düşük ücret karşılığında devlet dairelerinde çalıştırmak. Bu amaçla bir kişinin yapabileceği bir iş için on kişi istihdam ediliyor. Bu uygulama doğal olarak iş verimini düşürüyor. Ama Mısır rejimi için önemli olan verim değil kendi geleceğinin garanti altına alınması. Bu uygulama nispeten sonuç veriyor denebilir. Çünkü işsizliğin had safhaya vardığı, halkın % 90'ının fakirlik düzeyinin altında bir gelirle geçindiği, yüzbinlerce insanın sokaklarda veya mezarlıklarda yattığı bir ortamda işten atılma, işsiz kalma korkusu son derece etkili oluyor. Bu korku insanların bazı gerçekleri görmelerini engellediğinden oldukça düşük ücretlerle köle gibi çalıştırıldıklarının farkında olmuyorlar. Zaten İslâm ülkelerinde yıllardan beri uygulanan ve hâlen de uygulanmakta olan fakirleştirme politikasının amaçlarından biri bu korkunun etkili olmasını ve Müslüman toplumların kendilerine zorla kabul ettirilmeye çalışılan İslâm dışı rejimlere boyun eğmelerini sağlamak. Mısır rejimi şimdilik fakirleştirme politikası neticesinde devlete mahkum ettiği insanların suskunluklarından yararlanarak yoluna devam ediyor. Ama insanların suskunluğu onu iyice sarhoş duruma düşürmüş olmalı ki, zulmün dozunu bir hayli kaçırdı. Dolayısıyla geleceğin ne gibi tehlikeler sakladığını fark edemiyor. Ama biz Mısır'ın ciddi bir patlamanın eşiğine doğru ilerlediğine inanıyoruz.