Aralık 2005, Vuslat dergisi
Mısır yaklaşık bir yıldır hareketli gelişmelere sahne oluyor. Bu gelişmeler muhalif oluşumların ortaklaşa başlattıkları Yeter Hareketi'yle dünya gündemine taşındı. Ülke yönetimi gelişmelerin üzerine devlet şiddetiyle gitmesi durumunda bazı Asya ülkelerindeki gibi patlama olacağından dolayısıyla tüm ipleri kaçıracağından korkuyordu. Bu yüzden reform süreci başlatma ve ülkeye demokrasiyi hâkim kılmak için Anayasa'da değişiklik yapma sözü vermeyi tercih etti. Gerçi muhalifler Hüsni Mübarek'in bu vaadlerini samimi bulmuyor ve reformların onun kontrolünde değil onun müdahil olmayacağı ortamda yürütülmesini talep ediyorlardı. Ancak arkalarında uluslararası destek olmaması ve ülkenin kargaşaya sürüklenmesine yol açacak çatışmalara girmek istememeleri sebebiyle söz konusu reform vaadlerini nazarı dikkate almayı tercih ettiler.
Söz konusu gelişmeler karşısında ABD de Mısır yönetimine reform baskıları yaptı. Bunun sebebi Mısır halkının siyasi özgürlüğe kavuşmasını amaçlaması veya mevcut yönetimle herhangi bir sorununun olması değildi. Yani samimiyetten kaynaklanmıyordu. Bu baskıların yapılmasının bizim gördüğümüz kadarıyla üç önemli sebebi vardı. Birinci olarak ABD, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Ortadoğu'ya Demokrasi İhracı planlarında Ortadoğu ülkelerinde reform ve demokratikleşme sürecinin başlatılması gerektiğini vurguluyor, dolayısıyla bunlarda samimi görünme ihtiyacı duyuyordu. İkinci olarak Mısır'ın durumu ABD'nin Arap dünyasıyla ilgili hesaplarını ve İsrail işgal devletinin çıkarlarını doğrudan ilgilendirmektedir. Dolayısıyla ABD bu ülkede kontrolün elden çıkmasını istemiyor, olayların büyümesinin ise böyle bir sonuca yol açabileceğini tahmin ediyordu. Üçüncü olarak da gelişmeler Mısır'daki rejimin bir reform süreci başlatmaya zorlanacağını gösteriyordu. Bu yüzden ABD reformların kendi baskısı sonucu başlatıldığı imajı vermek, bunu da diğer Arap ülkeleri üzerindeki baskı politikalarının psikolojik tabanını güçlendirmede değerlendirmek istiyordu. Zaten ABD'nin baskı politikalarının yüzde doksanı bu şekilde psikolojik etkilemeye dayanmaktadır. Bugün de parlamento seçimlerinden Müslüman Kardeşler'in başarılı çıkması üzerine Amerika'daki bazı lobiler Mısır üzerindeki reform baskılarını tartışmaya başladılar. Bu baskıların Mısır'ı riskli bir konuma sürüklediğini ve İslâmî hareketin önünü açtığını iddia ederek hem reform sürecine sahip çıkmaya hem de İslâmî hareketin çok fazla önünü açmayacak düzenlemelere gidilmesi gerektiğini vurgulayarak diğer Arap veya İslâm ülkeleriyle ilgili politikaların mantığını belirlemeye çalışıyorlar.
Mısır'da geçtiğimiz ay parlamento seçimleri faaliyetleri başlatıldı. Bu seçimler üç merhaleli olduğundan biz bu yazıyı yazarken henüz tamamlanmamış dolayısıyla parlamento aritmetiğinin son şekli ortaya çıkmamıştı. Bununla birlikte seçimlerin birinci merhalesiyle ikinci merhalesinin birinci turundan çıkan sonuçlar Müslüman Kardeşler cemaatine mensup bağımsız adayların büyük bir başarı gerçekleştirdiklerini ortaya çıkardı. Seçim büyük ölçüde iktidardaki Ulusal Demokratik Parti'yle Müslüman Kardeşler'in adayları arasında çekişmeli geçti. Fakat UDP'nin aldığı oylar halkın iradesini yansıtan oylar değildi. Çünkü bu parti devletin gücünü, hilelerini, oyunlarını, baskı araçlarını, zorlamalarını vs. kullanarak bu oyları alıyordu. Bir bakıma halkın değil devletin oylarını alıyordu. Halkın oylarını alanlar ise muhalefetin adaylarıydı. Muhalefetten de en güçlü çıkan Müslüman Kardeşler cemaati oldu. Dolayısıyla ülkede asıl muhalefeti ve halk iradesini temsil eden hareketin bu cemaat olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Normalde son seçimler Mısır'da çok partili sisteme geçilmesinden sonra muhalefetin en fazla oy toplayabildiği ve parlamentoda en fazla temsil imkânı elde edebildiği seçimler oldu. 1976'da çok partili sisteme geçilmesinden sonra bu ülkede muhalefet partileri sadece vitrini süsleyen suni oyuncaklar olarak kullanıldı. 454 sandalyesi olan parlamentoda iktidar partisinin sandalye sayısı hiçbir zaman 400'ün altına düşmedi. Herhangi bir muhalif partinin veya grubun parlamentoda tek başına 30'dan fazla sandalye kazanması da ilk kez son seçimlerde gerçekleşti. Dolayısıyla son seçimler ülkedeki siyaset sahnesinde birçok ilkin gerçekleşmesine vesile oldu. Ancak kamuoyu bu seçimlere de güvenle bakmıyor. Birçok insan hakları kuruluşu devletin Ulusal Demokratik Parti'nin iktidarını korumak için pek çok oyun ve hileye başvurduğunu dile getirdi. Birçok seçim dairesinde hile yapıldığı gerekçesiyle mahkemelere başvuruldu. Bazı yerlerde de seçimler mahkeme kararlarıyla iptal edildi. Dolayısıyla bu seçimler de ülkede iktidarın değişmesine imkân vermeyeceği gibi çıkacak sonuçlar da halkın güvenini kazanacak sonuçlar olmayacaktır. Zaten oy kullanımının % 25 gibi oldukça düşük bir oranda gerçekleşmesi bu güvenin oluşmadığını açıkça ortaya koyuyordu.
Mısır'daki parlamento seçimlerinin son neticeleri ortaya çıkmadığından şimdilik kısa bir değerlendirme yapmakla yetinmek istiyoruz. Ancak Ribat dergisinin Aralık 2005 sayısı için Mısır'daki son siyasi değişim sürecini tahlil eden bir yazı yazdığımızı, bunun yanı sıra Allah nasip ederse seçimlerin son merhalesinin tamamlanmasından sonra Vakit gazetesi için genel bir değerlendirme dosyası hazırlamayı düşündüğümüzü belirtelim. Bu yazılara ilgili yayın organlarında yayınlanmalarından sonra Web sitemizden (www.vahdet.com.tr) de ulaşmanız mümkün olacak inşallah.
Geçtiğimiz ay içinde hareketli ve şüpheli seçimlere sahne olan ülkelerden biri de Azerbaycan'dı. Bu ülkede de iktidar partisi halkın oylarıyla değil devletin gücünü kullanarak iktidarını korumayı başardı. Seçimlerden çıkan sonuçlarla halkın iradesini yansıtan genel hava arasında büyük bir uçurum olması seçimlere hile karıştırıldığını gösteriyordu.
Uluslar arası gözlemciler de seçimlerin standartlara uygun yapılmadığını dile getirerek hile karıştırıldığını dolaylı bir şekilde tasdik etmiş oluyorlardı. Ancak halk iradesinin önündeki engellerin kalkması için herhangi bir çaba sarf ettikleri de görülmedi.
Ülkedeki muhalefet sonuçlara razı olmadığını ve seçimlerin dürüstçe yapılmasını istediğini düzenlediği gösterilerle, eylemlerle ortaya koymaya çalıştı. Fakat iktidar, devletin gücünü kullanarak arabasını yürütmeye devam etti.
Bu arada muhtelif kulislerde Azerbaycan'la ilgili komplo teorileri, kadife devrim iddiaları ortaya atıldı. Ancak görüldüğü kadarıyla Amerikan emperyalizminin bu ülkedeki Aliyev diktasıyla arası iyiydi ve kadife devrim planlama niyeti yoktu. Böyle bir şeye girişmesi durumunda iş başına geleceklerin mevcut yönetim kadar ABD çıkarlarına hizmet edeceklerinin garantisi yoktu. Bu yüzden Aliyev diktasıyla yola devam etmeyi daha uygun görüyordu.
Amerikan emperyalizminin Irak'a saldırmasının ve bu ülkeyi işgal etmesinin en önemli gerekçesi Saddam rejiminin kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu iddiasıydı. Gerçi BM heyetlerinin bütün araştırmalarına rağmen söz konusu iddiayı ispata yarayacak herhangi bir delil ele geçirilememişti. Öyle olmasına rağmen ABD kendi iddiasını "kuvvetli ihtimal" kabul ederek Irak'ı işgal etti. İlginçtir ki bu tür silahların varlığı ihtimalini bile bir ülkeyi işgal etmek için gerekçe olarak kullanan ABD'nin bizzat kendisinin Irak'ta savunmasız halkın üzerine kimyasal bombalar yağdırdığı ortaya çıktı.
Amerikan emperyalizminin daha önce de muhtelif ülkelerde kimyasal silahlar kullandığı biliniyordu. Irak'ta da bu tür silahları kullandığı muhtelif kaynaklarda dile getirilmişti. Ancak İtalyan televizyonu RAI'nin geçtiğimiz ay yayınladığı belgesel her şeyi gözler önüne serdi. Belgeselde ABD emperyalizminin Felluce'de havadan kar yağdırır gibi beyaz fosfor yağdırması ekrana yansıyor. Ayrıca kullanılan kimyasal silahların savunmasız insanlar üzerinde ne gibi etkiler bıraktığı dikkatlere sunuluyor. Bunun yanı sıra saldırıda bulunmuş veya olaylara şahit olmuş Amerikan askerlerinin şahitliklerine başvuruluyor. Onların şahitlikleri de Batılı uzmanların verdiği bilgilerle tekit ediliyor.
Bütün bu gerçekler karşısında artık gizleyebileceği bir şeyin olmadığını anlayan Amerikan emperyalizmi kendini savunmak için hadiseyi bir başka yöne çekme çabasına girdi. Felluce'de direnişçileri sığınaklarından dışarı çıkmaya zorlamak amacıyla beyaz fosfor kullandığını ancak bunun kimyasal silahlardan sayılmadığını geleneksel bir silah olduğunu ileri sürdü. Fakat çok geçmeden bu konudaki sahtekârlığı ve yalancılığı da yine Batılı kaynaklar tarafından ortaya çıkarıldı. Ünlü The Independent gazetesi 23 Kasım 2005 tarihli sayısında ABD'nin bundan önceki Körfez savaşı sonrasında hazırladığı raporlarında beyaz fosforu kimyasal silah grubuna aldığını hatırlattı. Yani beyaz fosfor Saddam'ın elinde bulunmuş olsaydı ABD raporlarına göre kimyasal silah kabul edilecek ve silahlı müdahalenin gerekçelerinden sayılacaktı. Üstelik kullanılması değil sadece bulundurulması bile bu konuda yeterli gerekçe oluşturacaktı. Ama aynı ABD 2004'te beyaz fosforu Iraklı savunmasız insanların üzerine yağdırınca bu normal kabul edildi.
Biz bu konuyu www.antiemperyalizm.org sitesi için yazdığımız "Kara Zulmün Beyaz Fosforu" başlıklı yazımızda biraz daha ayrıntılı olarak değerlendirdik. Bu yazımızı Web sitemizde de bulmanız mümkündür. Ayrıca Web sitemize İtalyan RAI televizyonunun yayınladığı belgesellerin linklerini de koyduk. Bu belgeselin hem İngilizce hem de Arapça dublajlı kayıtları mevcut ve Web sitemizin ana sayfasından her ikisine de ulaşmanız mümkün. Bu belgeseller size Amerikan emperyalizminin kara yüzünü gösterecek. Çağdaş emperyalizmin gerçek yüzünü işte bu belgesellerle daha yakından tanıyacaksınız. Seyretmenizi tavsiye ediyoruz.
Irak'la ilgili olarak geçtiğimiz ay gündemi oluşturan en önemli konulardan biri de İçişleri bakanlığına ait bir binanın bodrum katında işkenceyle öldürülmüş yüz yetmişten fazla insanın cesedinin ortaya çıkmasıydı. Öldürülenlerin büyük çoğunluğunu da Sünni Müslümanlara ait camilerin imamları oluşturuyordu. Bu olay doğal olarak ülkedeki Sünni Müslümanların ciddi tepkisine ve hareketlenmelerine sebep oldu.
Bundan önce Sünni camilerinden birçok imam esrarengiz bir şekilde kaçırılmıştı. Bunlardan bazılarının cesetleri yine işkenceyle öldürülmüş halde muhtelif yerlerde bulundu. Ancak birçoklarının ne ölülerine ne de dirilerine ulaşılabilmişti.
Geçen ay ortaya çıkan olayla önemli bir kısmının sonlarının ne olduğu öğrenilmiş oldu. Ama ne yazık ki ortaya çıkan manzara tam bir vahşet ve dehşet manzarasıydı. Bu, aynı zamanda yerli işbirlikçilerin iğrenç yüzlerini gözler önüne seren bir vahşet manzarasıydı. Olay bir yandan da yerli işbirlikçilerin işgalci saldırganlardan hiç geri kalmadıklarını dolayısıyla işgale karşı savunma mücadelesi verenlerin yerli işbirlikçileri hedef almalarının pek de haksız olmadığını gösterdi.
İşin gerçeğinde bütün bu cinayetler, kaçırma olayları vs. işgalcilerle yerli işbirlikçilerin ortak planlarıyla ve yardımlaşmalarıyla gerçekleşiyordu. İşgalciler bu yolla hem bir tasfiye politikası yürütüyor, hem de ileriye dönük fitne planlarının malzemesini oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu konuda onlarla işbirliği içinde hareket edenler de gerçekte Şiî cemaate veya herhangi bir Şiî siyasi hareketine hizmet amacıyla değil emperyalizmin politikalarıyla örtüşen birtakım planlarını ve hesaplarını yürütmek amacıyla bunları yapıyorlardı. Yaptıklarının fitne politikalarında kullanılacak olması da onları çok fazla rahatsız etmiyordu. Ne var ki onlar böyle düşünseler de toplum psikolojisi ortaya çıkan manzaralardan etkileniyor; bu, insanların bilinçaltlarına bir kin ve düşmanlık duygusunun yerleştirilmesini kolaylaştırıyor. Böyle bir durum da fitne politikalarının zemininin oluşturulmasına imkân sağlıyor.
Olayla ilgili en ilginç gelişme ise işgalci güçlerin, bu tür işkencelere müsamaha göstermeyeceklerini ileri sürerek tepki göstermeleriydi. Oysa dediğimiz gibi bu manzaraların ortaya çıkması için senaryoları kuranlar, imkânları hazırlayanlar ve yönlendirme yapanlar onlar. Üstelik biz onları Guantanamo'da ve Ebu Gureyb hapishanesinde yaşanan gerçeklerle de çok iyi tanıdık. Kendi yüzü kapkara olanın başkasına "yüzün kara" demeye ne kadar hakkı olabilir?
Irak bu sıralarda parlamento seçimlerine hazırlanıyor. Bundan önce Anayasa referandumuna ilginin az olmasına rağmen parlamento seçimlerine bayağı bir ilgi olduğunu görüyoruz. Ülkede ortaya çıkan siyasi partilerin ve oluşumların tümü seçimlere katılıyor. Bununla birlikte bazı direniş grupları seçimleri reddetmeye devam ediyor ve işgalin gölgesinde gerçekleşecek hiçbir seçimin halk iradesini yansıtamayacağını, aksine işgalin meşrulaştırılmasına katkıda bulunacağını vurgulamaya devam ediyorlar. İşin gerçeğinde seçimlerden çıkacak sonuçlar ülkedeki gidişatı çok fazla etkilemeyecektir. Çünkü özgür iradenin ortaya konacağı bir seçim olmayacak. Biz şimdilik bunu hatırlatmakla yetinmek istiyoruz. İnşallah gelişmeleri takip ederek seçim sonrası durumu da ayrıca tahlil etmeye çalışacağız.
Amerikan emperyalizminin Irak'ta ciddi bir bataklığa saplandığını artık herkes söylüyor. Ancak ABD bu bataklığı öylece terk edip çekilmekten de korkuyor. Bunun kendi açısından birçok olumsuz sonucu olacak. Öncelikle böyle bir çekilme yenilgi çekilmesi anlamına gelecek ve ABD, psikolojik savaş gücünü tamamen kaybedecektir. Böyle bir şey son dönemde Suriye'ye baskı yoluyla yürütülmesi amaçlanan planların da suya düşmesine sebep olacaktır. İkinci olarak böyle bir çekilme durumunda Irak kontrolsüz bir bölge haline gelecek. Bu ülkenin kontrolsüz hale gelmesi ise işgalci siyonist devletin güvenliği açısından ciddi tehlike oluşturacaktır. Bunu son dönemde Amerikalı uzmanlar da dile getirdiler. Üçüncü olarak ABD Irak işgali için ağır maddi külfetler altına girdi. Şimdiye kadar devam eden savaşın da ona bayağı maliyeti oldu. Şimdi bu masraflarını çıkarabilmek için Irak'tan bir savaş ganimeti bekliyor. Bunun için de hem Irak'ın yeniden imarı ile ilgili ihaleleri kontrolünde tutarak oradan para kazanmak hem de bu ülkenin petrolünü işletme haklarını almak istiyor. Irak'ı kendi haline terk edip gitmesi durumunda ise böyle bir şey elde etmesi mümkün görünmüyor.
Bütün bu sebeplerden dolayı Irak'ta siyasi bir çözüm bularak, kendiyle işbirliği yapacak bir yönetimin koltuğunu sağlama almak istiyor. Bu konuda şimdiye kadar epey girişimde bulundu ama istediği sonucu elde edemedi. Bu ülkenin toprakları hâlâ onun işgalci askerlerini paketleyip gönderme alanı olmaya devam ediyor.
ABD son dönemde Irak'ta siyasi çözüm bulunması için Arap Birliği teşkilatını devreye soktu. Iraklı bir ilim adamı özel bir sohbetinde Arap Birliği genel sekreteri Amr Musa'nın son Irak ziyaretinde: "Biz buraya ABD'nin izniyle geldik. Onun izni olmasaydı gelemezdik" dediğini söylemişti. Arap dünyasının ileri gelen fikir adamlarından Fehmi Huveydi de yine bir özel sohbetinde önemli bir noktaya işaret etmişti. Onun söylediğine göre ABD'li yetkililer Arap ülkelerinin liderlerine: "Irak'ta İran sürekli inisiyatifi ele geçiriyor. Siz neredesiniz?" diyorlarmış. Oysa şimdiye kadar ABD, Arap ülkelerinin Irak'a müdahale etmesine engel oluyor hatta bu ülkeyi Arap dünyasından koparmak için politikalar geliştirmeye çalışıyordu. Fehmi Huveydi de ABD'nin şimdiye kadar ki tüm girişimlerinin başarısız kaldığını görmesi üzerine bu işi ancak Arap Birliği teşkilatının çözebileceği kanaatine vardığını ve bu yüzden onu devreye soktuğunu ifade etmişti.
İşte bu gelişmelerden sonra Arap Birliği teşkilatının öncülüğünde Kahire'de Iraklı muhtelif grupları bir araya getiren bir uzlaşma toplantısı yapıldı. Bu toplantı esas uzlaşma toplantısı değil bir hazırlık toplantısıydı. Asıl uzlaşma toplantısı ise muhtemelen önümüzdeki Şubat ayında gerçekleştirilecek.
İşin gerçeğinde Irak'ta gruplar arası bir uzlaşmadan ziyade işgalcilerin ülkeden çıkarılması için güç birliğine, ittifaka ihtiyaç var. Şu merhalede yapılması gereken odur. İşgalcinin gölgesinde ve onun çıkarlarını garanti etme amaçlarına yönelik uzlaşmanın Irak'a ve halkına sağlayacağı bir yarar yoktur.
Bu konunun aslında biraz daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmasına ihtiyaç var. Ancak sayfalarımız şimdilik sadece bu kadar bilgi vermeye ve değerlendirme yapmaya müsaade ediyor. Biz Özel FM'de 25 Kasım 2005 tarihinde yayınlanan Dünya Döndükçe programımızda bu konuya biraz ayrıntılı değinmiştik. İnşallah gelişmelere paralel olarak hem radyodaki programlarımızda, hem de yazılarımızda bu konuda sizi bilgilendirmeye çalışacağız.
İşgalci siyonistlerin Gazze'den çekilmeleri merhalesinde bu bölgenin Rafah sınır kapısı uzun süren tartışmaların konusu olmuştu. İşgal devleti bu kapının Gazze bölgesine silah sokmada ve Mısırlı gençlerin direnişe katkıda bulunma amacıyla girmelerinde değerlendirilmesinden korkuyordu. Bununla birlikte kendisinin orada işgali sürdürmesinin ve kapıyı kontrol altında tutmasının da mümkün olamayacağını biliyordu. Çünkü bu kapıda işgalci askerlerini bırakması durumunda onlar direnişçilerin eylemlerinin çok daha rahat bir şekilde hedefleri olacaklardı ve orada görevlendirilenler kendilerini sürekli tehlike içinde hissedeceklerdi. Fakat İsrail'in konuyu sorun yapmaktaki amacı Mısır'ın ve özerk yönetimin bu kapıyı sıkı kontrol altında tutma garantisi vermelerini sağlamaktı. Bu konuda pazarlıklar sebebiyle Rafah kapısı üç ay süreyle kapalı tutuldu. Geçtiğimiz ay ABD Dışişleri bakanı Rice'ın Ortadoğu ziyareti esnasında yapılan pazarlıklar neticesinde 25 Kasım 2005'te kapı yeniden açıldı. Tahminimize göre kapının açılması Mısır ve özerk yönetimden söz konusu garantilerin alınmasından sonra gerçekleşti. Bununla birlikte Rafah kapısı Gazze'nin dünyaya bağlantısını sağlayan tek kapısı olduğundan açılması büyük önem arz etmektedir. Fakat bu gelişmeyi İsrail'in bir tavizi veya müsamahası olarak görmek yanlıştır. İşgal devleti bu konuda bir çözüm formülünü kabul etmeye zaten mecburdu. Onun için önemli olan sözünü ettiğimiz garantileri almasıydı. Bu garantileri de Rice vasıtasıyla aldığı sanılıyor. Öyle olsa da işgalci siyonist devleti zorlayan direniş inşallah gücünü artıracaktır.