Mısır'daki Patlamalar

26 Nisan 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi

Komplo teorileri ve senaryolar üretmek tasvip etmediğim bir iştir. Mısır'daki son patlamalarla ilgili değerlendirme yaparken de bu tür teoriler ve senaryolar üretmek değil, patlamalar öncesinde yaşanan ve bunlarla irtibatlı olması ihtimali bulunan bazı gelişmelere temas etmek istiyorum.

Mısır İçişleri Bakanlığı bu ayın 18'inde turistik tesislere ve Kahire'ye doğal gaz taşıyan boru hatlarına yönelik bombalama eylemleri düzenleme hazırlığı içinde olan bir "aşırı İslâmcı" örgüt ortaya çıkardığını açıkladı. Açıklamaya göre ortaya çıkarılan örgüt aynı zamanda Müslüman ve hıristiyan bazı din önderlerine karşı da suikast planları hazırlamıştı. Güvenlik güçleri söz konusu örgüte mensup oldukları ve zikredilen eylem planlarını hazırladıkları iddiasıyla 22 kişiyi tutuklamıştı. Örgütün "cihad" yanlısı ve tekfirci selefi çizgide olduğu ileri sürülüyordu. Liderliğini de Benhâ Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi 26 yaşındaki Ahmed Muhammed Ali Cibr yapıyordu. Açıklamada diğer tutukluların da isimleri verilmişti.

Mısır, Türkiye gibi cemaat yönünden oldukça zengindir. Bazılarının belki bir mescid cemaati kadar müntesipleri yoktur ama yine de çeşitlemenin içinde yer alırlar. Son tutuklananlar ise adı daha önce duyulmamış bir cemaati oluşturuyorlardı. Yani İçişleri Bakanlığı yeni bir maden keşfetmişti!

İşin asıl düşündürücü tarafı ise bu keşfin ve tutuklamaların olağanüstü hal uygulamasının sonuna yaklaşıldığı dönemde gerçekleşmesiydi. Mısır'da Enver Sâdât'ın öldürüldüğü tarihten buyana uygulanan bir olağanüstü hal kanunu var. Yönetim bu kanuna dayanarak özellikle İslâmî camiayı hedef alan büyük zulümler yaptı, tarihte benzerlerine nadir rastlanabilen işkenceler gerçekleştirdi. Bu kanunun uygulama süresi normalde Haziran 2006'da bitecekti. Ancak cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek tarafından yapılan açıklamalarda şartların gerektirmesi durumunda uzatılabileceği vurgulandı. Peki, böyle bir uzatmayı gerektirecek şartlar neler olabilirdi? Bu şartlar kendiliğinden mi oluşacaktı yoksa yönetim kendi mi oluşturacaktı? Kendiliğinden oluşmaması durumunda yönetim, zulme dayanak olarak değerlendirdiği kanunu yani İslâmî oluşumları dövmede kullandığı sopayı bir kenara atacak mıydı? Üstelik İslâmî kesimin gittikçe güçlendiğini ve Mısır'da iktidarı resmî şiddet yoluyla elinde tutan kadroya alternatif tek güç haline geldiğini görerek!

Hüsni Mübarek açıklamalarında aynı zamanda olağanüstü hal kanunu ile terör kanunu arasında yasal bir boşluk oluşması durumunda bunun ülke açısından risk oluşturacağını vurguladı. Yani ona göre olağanüstü hal kanunuyla terör kanunu birbirini bütünleyen iki kardeş kanun gibiydi; bunların ya ikisi birden uygulanacaktı ya da ikisini de kaldırmayı haklı kılacak bir istikrar ortamı sağlanacaktı.

Bütün bu açıklamalarla sözü edilen cemaatin ortaya çıkarılmasının eş zamanlı gerçekleşmesi ister istemez zihinlerde bazı soru işaretlerinin teşekkül etmesine yol açtı.

Düşündüren bir başka gelişme ise yine aynı günlerde ortaya çıkan Kiptî - Müslüman fitnesi oldu. Mısır'da son 25 yıl içinde yani 1981'de bir Kıptînin namaz kılan Müslümanlara tabancayla saldırması üzerine patlak veren olaylardan sonra, bu iki kesim arasında zaman zaman küçük çaplı ihtilaflar olduysa da yaygın bir fitne olayı yaşanmamıştı. Ne var ki son birkaç aydır ciddi gerginlikler yaşanıyor. İlk önce Müslüman olan bazı Kıptî kadınların zorla kiliseye teslim edilmeleriyle ve Ortodoksluğa dönmeye zorlanmalarıyla bazı önemli sıkıntılar yaşandı. Asıl büyük gerginlik bir Kıptî kilisesinin Müslümanları rencide eden tiyatro oynatmasıyla başladı. Bu olay Danimarka'daki karikatür saldırısına paralel ve aynı nitelikteydi. Tiyatro saldırısı çeşitli protestolara, çatışmalara, ölüm ve yaralanma olaylarına sebep oldu. Bir ara durgunlaşan olaylar bu ayın ortalarında İskenderiye'de çıkan çatışmalarla yeniden ateşlendi. İskenderiye'deki olayların patlak vermesine de kim adına hareket ettikleri tam tespit edilemeyen bazı kişilerin şehirdeki üç kiliseye saldırı düzenlemeleri sebep oldu.

Bütün bu gelişmelerin ardından Sina'nın güneyinde Akabe körfezini Kızıldeniz'e bağlayan boğazın yakınında bulunan Dehab şehrinde üç ayrı turistik tesise eş zamanlı saldırı düzenlendi. Bu saldırıların sonuçları ve İsrail'in olaylar karşısındaki tutumuyla ilgili değerlendirmemizi inşallah müteakip yazımızda yapacağız. Ayrıca Ürdün yönetimi İsrail hesabına hainlikler yapmaya devam ediyor. Müteakip yazımızda onun son hainliklerine de temas edeceğiz inşallah.

Bombalar Kimi Vurdu?

27 Nisan 2006 Perşembe, Vakit gazetesi

Bundan önceki yazımızda Dehab'daki patlamalar öncesinde Mısır'da yaşanan bazı önemli gelişmelerden söz etmiştik. Fakat burada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus daha var: Patlamaların kimleri ve neleri vurduğu. Bu soruya cevap vermek için vurulan tesislerin kimlere ait olduğuna, ölenlerin ve yaralananların kimler olduğuna bakılacaktır. Bunlar elbette önemli ama hepsi bu kadardan ibaret değil.

Turizm Mısır'ın en önemli gelir kaynağıdır. Hatta diyebiliriz ki Mısır'ın petrolü turizmdir. Daha önce bu ülkedeki önemli şiddet eylemlerinde de turistik tesisler hedef alınmıştı. Bu kez yine turistik tesisler hedef alındı. Bu tür şiddet eylemleri ise söz konusu tesislerde ciddi güvenlik sorunlarının olduğu imajı oluşturmakta ve dışarıdan buralara ilginin azalmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla bu tesisleri hedef alan bombalamalar petrol üreten bir ülkenin rafinerilerinin veya boru hatlarının bombalanmasına denk bir tesir yapmaktadır. Rafineriler veya boru hatları tamir edilinceye kadar petrol üretiminde belli oranda azalma olacaktır. Benzer şekilde turistik tesisler hakkında olumsuz imaj giderilinceye ve güven tazeleninceye kadar da ülke genelinde turizm gelirlerinde göze batar bir düşme olacaktır.

Üzerinde yaşadığımız topraklara münhasır bir problem olmayan derin devlet, rejimin geleceği için tehdit olarak gördüğü akımların tepesinde demir sopa gibi tuttuğu olağanüstü hal kanununun uygulama süresinin uzatılması için devlet ekonomisine para taşıyan önemli kanallardan birine darbe vurmuş olabilir mi? Yoksa derin devlet başka hesaplar yaparken oluşan sosyo-psikolojik havayı dışarıdaki birtakım güçler Mısır'ın önemli bir ekonomik kaynağına darbe indirmek amacıyla değerlendirmiş olabilirler mi? İşte burası içinden çıkılması zor çetrefil bir konu. Ama patlamaların tam da turizm mevsiminin hareketlenmeye başladığı günlere denk gelmesi haricî ellerin rol oynamış olabileceği ihtimalinin yüksek olduğuna işaret ediyor.

Ülke ekonomisi söz konusu eylemlerin dolaylı bir şekilde vurduğu hedef. Bir de doğrudan zarar görenler var. Bu konuda da işgalci siyonist devletin izlediği strateji oldukça dikkat çekiciydi. İşgalci devlet bu tür eylemler sonrasında adeta oluşan manevi havanın ganimetçisi gibi davranıyor. Öncelikli hedefin kendisi olduğu imajı vermeye çalışarak bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyor. Birinci olarak kendi vatandaşlarının bölge ülkelerinde bile rahat olmadıkları intibaı vererek kendi saldırgan ve işgalci tutumunu gerekçelendirmeye, haklı göstermeye çalışıyor. İkinci olarak da "İsrail vatandaşlarının zarar gördüğü eylemlerde İsrail'in parmağı olamaz" önyargısı oluşturarak aradan sıyrılmaya, yorumcuların ve senaryo üreticilerinin kendisini işin içine sokmalarına fırsat vermemeye gayret ediyor.

Aynı stratejiyi son Dehab patlamalarından sonra da sergilediğini gördük. İsrail televizyonları derhal İsrail'in Kahire büyükelçisiyle irtibat kurarak onu konuşturmak suretiyle hedefin İsrail vatandaşları olduğu intibaı vermeye çalıştılar. İşgal devleti yetkilileri yaralananlara acil müdahale için yirmi ambülânsı hazırda beklettikleri iddiasında bulundular. Yine ilk saatlerde bir yaralı İsrail vatandaşının tedavi için ambülânsla "İsrail'e" götürüldüğüne dair haber yayınlandı. Oysa ölen ve yaralanan kişilerin kimlikleri tespit edildikten sonra resmi açıklamalarda bir tek İsrail vatandaşından bile söz edilmedi.

İşgalci siyonist devletin hesaplarının tümü bu kadarla bitmiyor. Muhtelif yorumcuların ve habercilerin yaklaşımlarından da istifade ederek işgalci devletin Mısır'ın turistik tesislerine yönelik bombalamalardan ne gibi siyasi ve ekonomik çıkarlar elde ettiğinden inşallah müteakip yazımızda söz edeceğiz.

Fransa Dışişleri bakanı HAMAS'ın Dehab'daki patlamaları kınamasını bir ilk olarak nitelendirdi. Bu iddiasıyla bir bakıma HAMAS'ın stratejisinde ve çizgisinde değişiklik olduğunu hissettirmeye çalıştı. Bundaki amacı nedir bilmiyoruz. Belki Batı'nın HAMAS'a yönelik tutumunu değiştirmesi gerektiği mesajı vermeyi amaçlamış olabilir. Ama niyet ne olursa olsun bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü HAMAS daha önce Amman'daki bombalamaları da, Mısır'ın diğer turistik tesislerine yönelik bombalamaları da kınamıştı ve bu konudaki tutumunda herhangi bir değişiklik olmamıştır.

Kime Yarar Kime Zarar?

28 Nisan 2006 Cuma, Vakit gazetesi

Bir fıkra var. Bugünkü işgalci siyonist devleti yönetenlerin mensup olduğu kitleden biri bir adamın malını gasp etmiş. Sonra da: "İmdaat! Hırsız var. Bu adam beni soydu!" diye bağırmaya başlamış. Bunun bir başka versiyonunda ise aynı kitleden bir kişinin birini dövdüğü ve bir yandan da: "Yetişin bu adam beni öldürecek!" diye bağırdığı anlatılır. Fıkranın her iki versiyonu da günümüz siyonist felsefesini tam anlamıyla karşımıza koymaktadır. Bu felsefe çağdaş emperyalizme yön verirken de bu alanda kazandığı tecrübeyi çok iyi değerlendirmektedir.

Mısır'ın turistik tesislerinde daha önce gerçekleştirilen bombalamaların ardından olduğu gibi Dehab'daki eylemlerden sonra da ilk "aman yandım!" figanları çıkaran yine işgalci siyonist devlet oldu. Ama bir önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere son patlamalarda onun vatandaşlarının zarar gördüğüne dair bir bilgi verilmedi.

Islamonline'ın yorumcusu ve tespitlerinden yararlandığımız Muhammed Cemal Arafa da dâhil birçok yorumcunun sorduğu soru var: Patlamaların, siyonist işgal güçlerinin Sina'dan çekilmesinin yıldönümüne denk gelmesi acaba bir tesadüf müydü? Bu belki tesadüf olabilir. Ama arka arkaya turistik tesislerin vurulmasında bir hedef gözlendiği kesindir.

İşin bir ilginç yanı da vatandaşlarının Mısır'ın tesislerinde tatillerini geçirmelerinden memnun olmayan ama kendi tesislerinde yeterince güvenliği sağlamaktan aciz kaldığı için bunun önüne de geçemeyen İsrail'in arka arkaya uyarılarda bulunmasının hemen ardından patlamaların olması. Üstelik söz konusu uyarılarda hedefin kendi vatandaşları olduğunu bildirmesine rağmen olaylarda vatandaşlarının zarar görmemesi. Ama ardından oluşan korku ve endişe havası 1800 İsrailli turisti Sina'daki tesisleri terk ederek evlerine dönmeye zorlayabildi.

Hukuk sistemlerinde herhangi bir olayın aydınlığa kavuşturulmasında özellikle üzerinde durulan bir husus var: "Bu olayda kime yarar kime zarar var?" Mısır'ın turistik tesislerinin vurulmasında zararın öncelikle kime dokunduğu hakkında bundan önceki yazımızda özet bilgi vermeye çalıştık. Bir de kimlerin istifade ettiklerine bakalım.

Siyonist devletin yaşadığı güvenlik sorunundan dolayı geçtiğimiz yaz turistik tesislerindeki doluluk oranı yüzde 10'lara kadar düşmüştü. Bu sebeple birçok turizm şirketi iflas etmiş, birçokları da iflasın eşiğine gelmişti. Bunda sadece dışarıdan turist çekememenin değil içerideki hareketliliğin dışarıya kaymasının da önemli rolü olmuştu. Orta derecede gelir düzeyine sahip İsrail vatandaşlarının, tatillerinde dâhilî tesislere alternatif olarak tercih ettikleri turistik mekânlar genellikle Sinâ ve Kıbrıs'ta bulunanlardır. Güneydeki turistik tesisleri kullananların öncelikli seçenekleri ise Sinâ'da olanlardır.

ABD'nin ve işgalci siyonistlerin "yaratıcı anarşi teorisi" adını verdikleri bir teorileri var. Siyonist devlet kendi menfaat çarkının işlemesini sağlayacak kargaşa ve anarşiye böyle bakmaktadır. Bu teorinin penceresinden bakarsanız şöyle düşünmeniz mümkündür: Mısır'ın turistik tesislerinde yeterli güvenliğin sağlanamaması, Mısır yönetiminin bundan aciz kaldığının düşünülmesi, ülkedeki radikal grupların turistik tesisleri birer ifsat merkezi olarak gördükleri için eylemlerinde de hedef aldıkları kanaatinin oluşması buralara ilgiyi azaltacaktır. O zaman Sinâ'yı alternatif olarak göremeyenler Eylat'ta kalmayı tercih edebilirler.

İşgal devletinin Mısır'dan ısrarla istediği bir şey Camp David Anlaşması'yla belirlenen sınırları iyi koruması, izinsiz geçiş ve kaçakçılığı önlemek için sınır boyuna daha çok asker yığması ve murakabeyi güçlendirmesidir. Bu konudaki ısrarlarını Gazze'de yönetimin HAMAS kadrosuna geçmesinden sonra daha da artırdı. Ürdün tarafında, 1967 Haziran savaşından sonra çizilen işgal sınırlarını Ürdün askerleri büyük bir itinayla korumakta ve işgalci siyonist askerlerden daha dikkatli hareket etmektedirler. Siyonist devlet Mısır'ın sınırları himayede Ürdün'den daha gayretli olmasını istiyor. Çünkü bu ülkeye bakan sınırlardan daha çok endişe ediyor. Sözünü ettiğimiz teori penceresinden bakılırsa radikal gruplara mal edilen şiddet işgalci siyonistlerin taleplerindeki ısrarlarına önemli bir gerekçe oluşturur.

Mısır'da bu sıralarda aynı zamanda bir yargıçlar sorunu yaşanıyor. Türkiye'de Şemdinli davasıyla birlikte ortaya çıkan yargının işleyiş tarzıyla ilgili tartışmalara paralel yaşanan bu hadisenin tahlil edilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz ve inşallah müteakip yazımızda bu konu üzerinde duracağız.

Abdullah mı Abdu Olmert mi?

İsrail ve ABD kuklası Ürdün yönetimi bazı HAMAS mensuplarını Ürdün'de eylem hazırlıkları yaptıkları iddiasıyla tutukladı. Oysa HAMAS bugüne kadar işgal altındaki Filistin toprakları dışında herhangi bir eylem yapmamıştır ve bunu bir prensip saydığından işgal devletinin dışarıdaki temsilciliklerini hedef almadığını sürekli vurgulamıştır. Dün bu konudaki prensibini değiştirmeyen HAMAS'ın bugün diplomatik alanda etkin faaliyet başlattıktan sonra kalkıp yanı başındaki Ürdün'ü huzursuz edecek bir eyleme girişmeyeceğini aklı başında herkes tahmin eder. Ürdün kralının bu konudaki iddialarını işgalci siyonistlerden paket olarak alıp piyasaya sürdüğünü ve onların sözcülüğünü yaptığını düşünüyoruz. Ürdün Mühendisler Sendikası başkanı Leys Şebillat kendini hapse sokan açıklamasında Kral Hüseyin'e "Sen Haşimoğullarından değil Rebabin (Rabinler) ailesindensin!" demişti. Biz de diyoruz ki, bugünkü kralın resmi adı Abdullah (Allah'ın kulu) olsa da o gerçekte Olmert'e ve Bush'a kölelik etmektedir. Dolayısıyla ona "Olmert'in kölesi" anlamında "Abdu Olmert" demek belki daha isabetli olur. Evet, İsrail'e tampon olması için emperyalizmin sinsi planlarıyla kurulan sun'î Ürdün Haşimi Krallığı'nın kralı, ama siyonist işgalci Olmert'in kölesi. Müslüman toplumların sefaleti de burada başlıyor. Başkalarının köleleri bizim halklarımızın tepesinde kral olabiliyor.