Ekim 2006, Vuslat dergisi
Geçtiğimiz ay içinde İslâm dünyasının gündemini oluşturan en önemli konulardan biri Katolik dünyasının lideri Papa I6. Benediktus'un yani başpapazın Almanya'daki bir konuşmasında yaptığı açıklamada İslâm'a hakaret anlamında sözler sarf etmesiyle başlayan tartışmaydı. Bu sözler aslında Danimarka'daki karikatür saldırısının bir devamı niteliğindeydi. Danimarka'daki karikatür saldırısı gerçekleştiğinde bunun orada ateist basının işi olduğu ve dinî arka planının bulunmadığı düşünülmüştü. Ayrıca Danimarka'da mizahın yaygın bir gelenek olduğu, basına da bu alanda geniş bir özgürlük tanındığı iddiasının arkasına sığınılarak hadisenin üstünün örtülmesine çalışılmıştı. Oysa aynı geniş özgürlük işgalci Siyonist devleti ve Siyonistleri tahkir eden mizahî ürünlere tanınmıyor, tam aksine bu tür mizahî çalışmaları yayınlamaya kalkışanlar derhal antisemitizm suçlamasının hedefi oluyorlardı.
Papanın yaptığı açıklama, Danimarka'daki karikatür saldırısının dinî arka plandan uzak olmadığını ve son dönemde İslâm dünyasını hedef alan çok yönlü saldırının teşkilatlı ve planlı bir şekilde yürütüldüğünü ortaya çıkardı. İşin gerçeğinde 11 Eylül olaylarıyla birlikte şiddetlendirilen çok yönlü saldırı Bush'un da itiraf ettiği üzere yeni bir haçlı saldırısıdır. Fakat bu seferki haçlı saldırısı sadece, geçmişte Kudüs'ün işgal edilmesi amacıyla toplanan çapulcu takımı benzeri bir takım vasıtasıyla yürütülmüyor. Çok farklı alanlarda ve cephelerde saldırı düzenleniyor. Afganistan ve Irak'ın işgali saldırının askeri boyutunu oluşturmaktadır. Askeri boyutta izlenen taktik Kudüs'ü işgal eden çapulcuların ve o zaman onları yönlendiren kilisenin izlediği taktikten farklı değildir. Söz konusu haçlı güçleri Kudüs'ü işgal ettiklerinde bir tek kişiyi sağ bırakmaksızın işgalin gerçekleştiği tarihte Kudüs'te yaşayan 70 bin Müslümanı öldürdüler. Tarihçiler söz konusu saldırıda Kudüs'te öldürülen Müslüman sayısını tespit etmek için o tarihte bu şehirde kaç Müslüman yaşadığına bakıyorlar. Çünkü haçlı orduları Kudüs'te kendi siyasi otoritelerini oluşturma faaliyetlerini başlatmak için en son Müslümanın da öldürülmesini beklemişlerdi. Bu gerçekler haçlıların kendi kaynaklarında da itiraf edilir.
Uluslar arası siyonizmin Hıristiyan dünyasına sızmasıyla şekillenen Evangelist felsefenin icra ettiği ama Vatikan'daki kilisenin de onayladığı Irak işgalinde en az 200 bin Iraklının öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Haçlı ordularının Afganistan işgalinde de Sovyet güçlerinin gerçekleştirdiğinden daha büyük katliamlar gerçekleştirdiği bir gerçektir.
Danimarka'daki karikatür olayı son haçlı seferberliğinin sözde "sanat (!)" kılıfına geçirilmiş iğrenç bir cephesini oluşturmaktadır. Bu iğrenç cephe aynı zamanda bir psikolojik savaş ve insanların en kutsal değerlerinin aşağılanması suretiyle onları moral yönden yıpratma mahiyeti taşımaktadır. Başpapazın yaptığı son açıklama ise karikatürlerin kelimelere dökülmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu saldırının bir devamı niteliğindedir. Saldırının bu derece şiddetli bir şekilde ve başpapazın ağzıyla yapılması ise trendinin bayağı yüksekten alındığının göstergesidir. Çünkü başpapazın ağzıyla yapılacak saldırının aynı düzeyde tepkiye yol açacağı tahmin edilir. Tepkilerin hedefi her zaman saldırının çıkış noktası olur. Saldırının çıkış noktasının kilisenin zirvesindeki kişi olması tepkilerin de onu hedef alacağına delalet eder. Bu yüzden geçmişte bu tür saldırılar karşıt tepkiler yüzünden kilisenin üst prestijinin zarar görmeyeceği kademeden yapılırdı. Ama bu kez zirvedeki adam bir bakıma böyle bir sonucu göze alarak saldırıyı doğrudan kendi ağzıyla gerçekleştirdi. Öyleyse neden? Kuvvetli ihtimalle yıpratma, etkileme payının daha yüksek olmasını amaçladığından dolayı.
Başpapazın saldırısı aynı zamanda kilisenin diyaloga bakış açısını da ortaya koydu. Olayla bağlantılı olarak bu konuda birçok yazı yazıldı. Biz de Allah'ın izniyle Ribat dergisinin Ekim 2006 sayısı için yazdığımız "Papadan Diyalog Çağrısı" başlıklı yazımızda bu konu üzerinde durduk. Dolayısıyla bu konunun ayrıntısına burada girmeye ve aynı şeyleri tekrar etmeye gerek görmüyoruz.
İslâm dünyasının Papa'nın saldırısı karşısında geçmişteki benzer saldırılara yönelik tutumundan daha tutarlı bir tavır sergilediğini söylemek mümkündür. Çünkü bu tür saldırılar karşısında savunma konumuna geçilmesi saldıranların işlerine yarıyor. Yapılan konuşmada nakledilen sözlerde ve ona bağlı olarak başpapazın kendine ait olarak yaptığı yorumlarda ortaya konan iddiaların zaten saçma, gerçeklere aykırı ve akıldışı olduğu ortadadır. Asıl önemli olan bu tür sözlerden yola çıkarak Müslümanları yıpratmaya çalışanların kendi geçmişlerinin gözler önüne serilmesi ve tarihlerindeki kirli çamaşırların ortaya dökülmesidir. Verilen cevaplarda ve yapılan yorumlarda da genellikle bu tutumun öne çıktığını müşahede ettik.
Bu çerçevede gündemi oluşturan tartışmaların ana ekseninde yer alan konulardan birinin "özür dileme" meselesi olduğunu gördük. İslâm dünyasında muhtelif çevrelerden başpapaza "özür dileme" baskıları olduğu ama başpapazın bu baskılara direnerek sadece "söylenenler benim görüşlerim değil" anlamına gelen açıklamalarla havayı yumuşatma yoluna gittiği görüldü. Katolik zihniyetinde Papa'lık yani başpapazlık makamına oturan kişinin bir kutsallığı vardır. Özür dilemenin bu kutsallığı yıpratacağı kesindir. Dolayısıyla son derece güçlü bir sebep olmadığı sürece başpapaz böyle bir sonuca götürecek açıklama yapmaya yanaşmaz. Bunun yanı sıra özür dilemenin sonuç açısından kazandıracağı bir şey de yoktur. Özür dilemesi durumunda Papalık makamının zihniyetinde bir değişiklik olduğu ve diyalog çabalarının önünün yeniden açıldığı kanaatinin etkin hale getirilmesi aynı deliğe ikinci kez parmağı sokmak anlamına gelecektir. Artık bu açıklamanın çağdaş haçlı zihniyetini iyi tanımada ve tahlil etmede değerlendirilmesi gerekmektedir. Başpapazın özür dilemesinin kazandıracağı ve değiştireceği hiçbir şey olmayacaktır. Burada asıl bizim yapmamız gereken işler ve geliştireceğimiz stratejiler önemlidir. Çağdaş haçlı zihniyetini gerçek yüzüyle tanımamız, Afganistan ve Irak'taki işgal, Danimarka'daki karikatür saldırısı ve başpapazın sözlü saldırısı arasındaki irtibatı görmemiz ve haçlı zihniyetinin dünden bugüne değişmediğini keşfetmemiz gerekir. İslâm'ın en kutsal değerlerine saldırının oluşturduğu olumsuz havayı bize unutturacak göstermelik bir özre ihtiyacımız olmadığını, böylesine çirkin bir saldırının cezasının kilisenin prestijini yıpratıcı nitelikte de olsa bir özürle çekilmiş olamayacağını anlayıp, haçlı zihniyetinin gerçek kimliğini tüm insanlığın tanıyabilmesi için elimizdeki bütün imkânları kullanmalıyız.
Konu hakkında son olarak üzerinde durmak istediğimiz husus ise haçlı dünyasının aslında bu tür saldırılarla kendini de bir çıkmaza sürüklediği gerçeğidir. Çağdaş haçlı zihniyeti bu tür saldırılarla bir yandan İslâm dünyasıyla arasındaki mesafeyi açarken diğer yandan da kendi âleminde üretmiş olduğu boşlukta duran kitlenin İslâm'a ilgi duymasına sebep oluyor. Bu tıpkı Mekke'deki müşrik liderlerin, cahiliye dönemi adetlerine göre hacca gelen kitlelerin arasına saldığı anti-propaganda elemanlarının Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kötülemek amacıyla yürüttüğü faaliyetlerin doğurduğu sonuca benziyor. Söz konusu kişilerin faaliyetleri gelen hacılarda önce bir merak sonra da ilgi uyandırıyordu. Bu merak ve ilgi ise kötülenen kişi hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olma ihtiyacının ortaya çıkmasına, bu ihtiyaç da ona yakınlık duyulmasına yol açıyordu. Batı'da kilise insanların düşünce dünyalarına hâkim durumda değil. Bazıları kiliseyle ilişkilerini sadece ruhsal tatminin bir aracı olarak değerlendirirken birçokları ilişkilerini tamamen koparmış durumdalar. İlişkiyi koparmış olanlar içinde madde dünyasında tatmin olmanın yollarını arayanlar çoğunluğu oluştursalar da ruhsal açlıklarını gidermede başvuracakları kaynakları arayanlar da az değil. İşte bu gibilerin İslâm'ı merak etmeleri zaman içinde ona ilgi duymalarına ve aradıklarını onda bulmalarına da vesile olabiliyor. Bu yüzdendir ki Batı'da dinî kimlik değiştirmede Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçene rastlanmazken Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçenlerin sayısının bayağı fazla olduğu görülmektedir. Bu vakıa bile başpapazın iddialarını yalanlamaya ve tutarsızlığını ortaya koymaya yetebilir.
Siyonist işgal güçleri ve onu himaye eden Amerikan emperyalizmi Filistin'de İslâmî hareketin güçlenmesinden son derece rahatsız. Fakat ambargo, saldırı ve baskı dâhil şimdiye kadar başvurduğu metotların hiçbiri Filistin'deki İslâmî hareketi mücadele sahasından çekilmeye zorlamada başarılı olamadı. Emperyalizmi en çok rahatsız eden de bu hareketin bir yandan işgale karşı silahlı mücadele konusundaki kararlılığından vazgeçmezken diğer yandan halka hizmet imkânlarını değerlendirebilmek için ısrarlı olması. Buna ek olarak HAMAS'ın direniş sahasındaki bütün gruplarla işbirliği yaparak ortak cephe oluşturma çabalarını sürdürmesi ise işgalci saldırganları ve onların arkalarında duran emperyalizmi çileden çıkarıyor. Geçtiğimiz ay içinde Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) bir ulusal ittifak hükümeti oluşturmak amacıyla yoğun faaliyetler yürüttü ve bu konuda önemli bir mesafe de kat etti. Fakat ilginçtir ki Filistin'de ulusal ittifak hükümeti oluşturulması için olumlu adımlar atılırken uluslar arası emperyalizm de fitne politikalarını devreye sokmak için yoğun bir gayret içindeydi. Çünkü emperyalizm ve Siyonist işgal güçleri İslâmî hareketin öncülüğünde gerçekleştirilecek bir çözüm formülüne hiçbir şekilde fırsat vermek istemiyorlardı.
Filistin'de ulusal ittifak hükümeti oluşturulması için pazarlıkların son merhalesine geldiği sırada özerk yönetim başkanı Mahmud Abbas'ın ABD'yi ziyaret etmesi bütün her şeyin mecrasının bir anda değişmesine yol açtı. ABD Abbas'a HAMAS hükümetinin tasfiye edilmesi için çalışma yapması talimatları vermişti. Bu talimatlara işaret eden bazı haberler Arap basınında yayınlandı. Zaten Abbas'ın Filistin'e dönmesinin hemen arkasından patlak veren olaylar artık hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak derecede her şeyi gözler önüne sermişti.
Ne yazık ki Abbas, HAMAS'ın hükümete geçmesinden sonra güvenlik ve istihbarat güçlerinin tek elde toplanmasını engellemek amacıyla önemli kararlar almış ve birçok güvenlik organını İçişleri bakanlığının müdahalesine imkân bırakmayacak şekilde doğrudan kendine bağlamıştı. İşte bu organlarda çalışan elemanlar yine maaş meselesini bahane ederek olaylar çıkardı, muhtelif saldırılar düzenlediler. Oysa Abbas'ın kontrolündeki para kaynaklarının hükümetin kullanımına açılması durumunda maaşların ödenmesinde herhangi bir sorun yaşanmayacağını söz konusu saldırıları düzenleyen güvenlik elemanları da çok iyi biliyorlardı. HAMAS hükümetinin uluslar arası emperyalizmin tüm baskılarına ve onunla ilişki içindeki Abbas'ın sinsi oyunlarına rağmen maaş sorununun aşılması için elinden gelen her şeyi yaptığını, bütün enerjisini sarf ettiğini ve maaşların en az % 60'ını bu gayretlerle ödeyebildiğini de çok iyi biliyorlardı. Dolayısıyla burada HAMAS hükümetinin suçlu ilan edilmesinin sadece uluslar arası emperyalizmin ve işgalci siyonizmin gösterdiği hedefi vurmaya çalışmaktan başka bir amacının olamayacağı ortadaydı.
Olayların arka planında duran bütün gerçekler kamuoyunun dikkatlerinden uzak tutulduğundan dolayı medyanın yanıltmasıyla gelişmeler Filistinliler arası çatışmalar olarak yansıtıldı. Oysa yaşananlar Mahmud Abbas'ın ABD ziyaretinde eline verilen fitne programının hayata geçirilmesinden başka bir şey değildi. Saldırılar tümüyle haksız ve emperyalizmin hesaplarına göre olduğu halde HAMAS yine yumuşak davranan, yangının üzerine körükle değil su ile giden ve fitne ateşinin yayılmasını önlemeye çalışan taraf olmayı tercih etti. Böylece hükümet tarafından oluşturulmuş güvenlik elemanlarına çatışma sahasından çekilme, saldırılara saldırıyla karşılık vermeme talimatı gönderdi. Bu kez saldıranlar korumasız insanları ve binaları hedef alarak fitne programını icra etmeye çalıştılar ki böyle yapmaları işgalci siyonizmin ve emperyalizmin gösterdiği hedefi vurmaktan başka bir şey yapmadıklarını gözler önüne seriyordu.
Emperyalizmin meşrulaştırma mekanizması olarak çalışan BM, Siyonist işgal devletini rahatlatma amacıyla Lübnan'a uluslar arası güç yerleştirme programını uygulamaya geçiriyor. Normalde bu gücün saldıran tarafın bölgesine yerleştirilmesi gerekirken saldırıya uğrayan tarafın bölgesine yerleştirilmesi amacını gözler önüne sermektedir. Ancak bu gücün Hizbullah'ın silahtan arındırılması gibi bir amacının olmadığını ve böyle bir amacı gerçekleştirmesinin de zaten mümkün olmadığını hatırlatalım. Bu gücün öncelikli amacı Güney Lübnan bölgesinde askerî hareketliliği engelleyerek işgalci Siyonistleri rahatlatmaktır. Bu arada Siyonist işgal güçlerine istihbarat hizmeti vermesi de ihtimal dışında değildir. Çünkü işgalci Siyonistlerin Lübnan'a yönelik saldırılarında büyük bir darbe ve ağır bir yenilgi almalarının en önemli sebeplerinden birinin askerî istihbarat yönünden söze gelir bir hazırlığın yapılamaması olduğuna inanılmaktadır.
Güney Lübnan'a UNIFIL adı verilen uluslar arası güç yerleştiren BM Sudan'ın batısındaki Darfur'da da kontrolü ele geçirmek için bu bölgeye de uluslar arası güç yerleştirmek istiyor. BM'nin amacı Darfur meselesini çözüme kavuşturmak değil bu bölgede Sudan hükümetinin kontrolünü ortadan kaldırmak ve etnik fitnenin daha etkili hale gelmesini sağlamaktır.
BM, Avrupa'da etnik sorunların yaşandığı bölgelere uluslar arası güç yerleştirmek için herhangi bir çaba sarf etmezken İslâm dünyasında emperyalist fitne politikalarıyla üretilen sorunların yaşandığı bölgelere uluslar arası güç yerleştirmek için neden bu kadar ısrarlı davranıyor? Bizim sorunlarımıza acaba çok mu duyarlı? Bizim halklarımızı çok mu düşünüyor? Müslüman halkların sorunlarının çözülmesi için çok mu gayretli? Irak'ta iki yüz bin insanımızın öldürülmesi için işgalin önünü açan BM'den böyle bir şeyi beklemek mümkün olabilir mi? Lübnan'da Siyonist saldırganlar bizim insanlarımızın üzerine misket bombaları yağdırırken sesini çıkarmayıp da işgalci Siyonistlerin köşeye sıkıştığını görünce 1701 sayılı kararı çıkarıp bölgeye askeri güç yerleştirme kararı alan BM'den bunu beklememiz mantıklı olur mu? İran'ın nükleer enerjiden yararlanma çabalarına göz yummazken Siyonist işgal devletinin nükleer silahlarının gündeme alınmasına bile itiraz eden BM'nin Müslüman halklarının sorunlarını çözmede gayretli olabileceğine inanmak çok saflık olmaz mı?
ABD'nin emperyalist politikasının temel eksenini saldırı ve tehdit oluşturmaktadır. Bu ikisi olmadan tahakküm gücünü koruyamayacağına inanmaktadır. 11 Eylül olaylarından sonra gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak işgallerini tüm İslâm dünyasını yeniden yapılandırma amacına yönelik yeni işgal ve saldırılarla sürdüreceğini sürekli ima ediyordu. Ama işgal edilen iki ülkedeki kararlı direniş yeni işgal planlarının önünü kesti. Bu durum onun tahakküm stratejisinin temel ekseninde kırılmaya yol açtı. İşte bu kırılmanın beraberinde bir çöküşü getirmesinin önüne geçebilmek için yeni saldırı gerçekleştiremese bile yeni tehditler vasıtasıyla planlarını yürütmeye çalışıyor. Yeni tehditlerinin ana hedefi ise İran'dır. İran'a yönelik tehditlerinde, bu ülkenin nükleer enerji teknolojisine sahip olma çabalarını gerekçe olarak kullanıyor. Zaman zaman ABD'nin İran'a saldırı düzenleme planları yaptığına ve bunun tarihinin henüz belirlenmediğine dair haberlerin yayıldığını görüyoruz. Bütün bu haberler ve bu haberler etrafında geliştirilen komplo teorileri, yapılan yorumlar Amerikan emperyalizminin sözünü ettiğimiz temel eksenindeki kırılmayı tamirden başka bir amaç taşımamaktadır. İşin gerçeğinde ABD'nin mevcut şartlarda böyle bir saldırı planını hayata geçirmesi mümkün görünmemektedir. Özellikle işgalci Siyonist devletin Lübnan'da aldığı ağır yenilgi ABD'ye de önemli bir mesaj olmuştur. Çünkü Lübnan'daki Hizbullah'ın askeri yönden İran'la işbirliği içinde olduğu bilinmektedir. Burada işgalci Siyonist devletin yenilgisi birinci olarak Amerikan emperyalizmine de ek yük yüklemiştir. İkinci olarak da ABD'nin İran'da nasıl bir askeri güç ve savunma ile karşı karşıya geleceği konusunda tereddüt ve endişeleri artmıştır. İşgalci Siyonist devletin Lübnan'da Hizbullah'ın önceden keşfedilemeyen bir askeri gücüyle karşı karşıya gelmesi onu yenilgiye sürükledi. Aynı durum ABD açısından İran için de söz konusudur. ABD bu ülkenin askeri güç ve imkânları, savunma konusunda nasıl bir strateji izleyeceği hakkında herhangi bir ön hazırlık yapma imkânı elde edememiştir, elde etmesi de mümkün görünmemektedir.
Bunun yanı sıra İran'ın stratejik ve ekonomik yönden ABD emperyalizmi karşısında önemli avantajları bulunmaktadır ki bunların başında petrol ve Basra Körfezi'nin çıkış kapısı durumundaki Hürmüz Boğazı'nın kontrolü gelmektedir.
Toplumlara yön veren medya organlarının gündem oluşturmada izlediği politikalar kitlelerin duyarlılık ve ilgilerinin kapsama alanını belirlemede de son derece etkili oluyor. Bazı dönemlerde hareketliliklere bağlı olarak gerçekleşen yoğunlaşma belli bir konunun öne çıkmasına diğer konuların ise gölgede kalmasına sebep oluyor. Geçtiğimiz dönemde Lübnan'daki gelişmeler üzerinde yoğunlaşılması diğer meselelerin büyük ölçüde gölgede kalmasına yol açtı. Çeçenistan meselesi ise hem bu yoğunlaşmaların gölgesinde kalması hem de rutinleşme sebebiyle büyük ölçüde gündemden düştü. Oysa Çeçenistan'da gelişmeler bütün hararetiyle devam ederken, insanların yaraları da sarılabilmiş değil. Gürcistan'la Rusya arasında yaşanan son gerginlikte Çeçenistan meselesiyle ilgili oyunların ve istihbarat faaliyetlerinin etkili olduğu da biliniyor. Toplumların bu meseleye duyarlılıklarının zayıflamasında Rusya'nın dezenformasyon çalışmalarının ve birtakım asılsız haberleri toplumlara yaymasının da etkili olduğu tahmin ediliyor. Biz de bütün bu oyunları bozarak Müslüman Çeçenistan halkının davasını yeniden gündeme almaya ihtiyaç olduğunu hatırlatmayı gerekli gördük.