Başkent Kuala Lumpur'dan bir görüntü
Kuala Lumpur ahalisinin ilgi gösterdiği mesire yerlerinden biri. Ağaçların arkasında kalan manzarada Kuala Lumpur'un meşhur kuleleri kısmen görünüyor
Malezyalı kızlar geleneksel bir gösteride
Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi rektörlüğünün ana binası
Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin camisi
Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin camisi
Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin ilkesi "İkra" yani "Oku"
Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin modern ve zengin kütüphanesinin dıştan görünüşü
Kütüphanenin içten görünüşü. Öğrenciler bu kütüphanede cihazlara kimliklerini okutarak herhangi bir görevlinin aracılığına gerek olmadan otomatik olarak kitap alabiliyorlar. Cihazlar öğrencilerin ve aldıkları kitapların bilgilerini otomatik olarak kayıtlara geçiriyor. Yeni bir kitap alabilmeleri için ellerindeki kitabı yerine koymuş olmaları gerekiyor. Yerine koyma işlemini de yine bilgisayar sistemiyle otomatik yaptırıyorlar
Kütüphanenin otomatik cihazlarına kayıt yaptırarak kitap almaya çalışan bir öğrenci
İslâm Üniversitesi'nin enformasyon bölümü. Öğrenciler bu bölümde Internet'ten ve üniversitenin bilgisayarlarından ücretsiz yararlanabiliyorlar
Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin televizyon seyretme ve gazete okuma bölümü. Öğrenciler kulaklık kullanarak televizyon sesiyle kimseyi rahatsız etmeden televizyon seyredebiliyor veya bir kenara oturup günlük gazeteleri inceleyebiliyorlar. Bu hizmetten yararlanmak da ücretsiz
İslâm Üniversitesi'nin kafeteryalarından biri
Öğrenciler üniversitenin rahat bahçelerinden birinin kenarında ülkenin geleneksel aletleriyle yerel müzik çalışması yapıyorlar
İslâm Üniversitesi'nin kafeteryalarından biri. Biz Ramazan'da oradaydık ve görüldüğü gibi kafeteryada başı açık bir bayan gün ortasında yemek satıyor. Çünkü bu üniversitede de gayrimüslimlerin başlarını açmalarına ve gündüz karınlarını doyurmalarına karışan yok
Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin Müslüman ve gayrimüslim öğrencilerin kıyafetlerinde dikkat etmeleri istenen sınırlamaları gösteren afiş
Üniversitenin rahat ve huzurlu ortamında güven içinde ilerleyen, kendine bir gelecek hazırlamanın gayreti içindeki örtülü öğrenci
Öğrenciler üniversite kampusu bünyesinde inşa edilmiş lüks binalarda kalıyorlar. Bu binalar oda tipinde değil daire tipinde düzenlenmiş ve her dört öğrenciye bir daire tahsis ediliyor. Dairelerde öğrencilerin ihtiyaç duyacağı her şey düşünülmüş. Bu dairelerde ikamet karşılığında öğrencilerden hiçbir ücret alınmıyor. Her şey Avrupa ve Amerika'daki özel üniversitelere kıyasla çok düşük olan okul ücretine dâhil. Fotoğrafta görülen otomobiller görevlilere değil öğrencilere ait. Malezyalı öğrencilerin çoğunun daire tipi yurtlardan okullarına gitmek için özel araçları var. Bu da ülkedeki refah düzeyini göstermesi açısından dikkat çekici
Burası sadece bir mahalleden görüntü. Bunun gibi öğrencilere tahsis edilmiş binaların bulunduğu ve son derece rahat, huzurlu ortamlara inşa edilmiş, etrafları yemyeşil ağaçlarla, çimenli bahçelerle çevrili birçok mahalle var. Türkiye'de örtülerinden dolayı üniversitelerin kapılarından içeri sokulmayan kızlarımız Malezya'da böyle huzurlu ortamlarda ve lüks binalarda misafir ediliyorlar. Acaba Malezya, Türkiye gibi olmak ister mi dersiniz?
Sevgili kızlarım Hatice Kübra ve Fatma Betül'le birlikte kaldıkları apartmanın önünde. Bu apartmanların bulunduğu mahallede sadece kız öğrenciler kalıyor. Apartmanlar şeklindeki yurtlar böyle mahalle mahalle koordine edilmiş ve her mahallenin ayrı yönetimi ve güvenliği var
Öğrencilerin kullandığı motosikletlerin park edildiği yer. Malezyalı öğrencilerden otomobilleri olmayanların motosikletleri var. Bazıları da motosikleti özellikle tercih ediyorlar. Motosiklet kullananlar sadece erkek öğrenciler değil. Üniversite ile öğrenci mahalleleri arasındaki yollarda yürürken sıkça motosikletli kız öğrenciye rastlayabilirsiniz
Kendi ülkelerinde mağdur edildiklerinden dolayı Malezya'da bir bakıma diaspora öğrenimi gören kızlarımız. Ama gittikleri ülkede saygın ve huzur içinde olmaktan son derece memnunlar
Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nde okuyan kızlarımızla birlikte
Kıymetli dostumuz ve gazetemizin yazarlarından, aynı zamanda Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nin öğretim görevlilerinden Dr. Serdar Demirel'le birlikte
Dr. Serdar Demirel'le mesire yerinde gezinirken bir yandan da Türkiye'de olan bitenler, Malezya - Türkiye tartışması hakkında sohbet ediyoruz
Türkiyeli öğrencilerin sıkça alışveriş yaptıkları bir süpermarketi gezerken çektiğim fotoğraf. Görüldüğü gibi görevlilerden ve müşterilerden örtülü olan da var açık olan da. Kimse kimsenin kıyafetine karışmıyor. İnsanlar bir arada huzur içinde yaşıyorlar
Malezya'daki Hinduların ünlü Batu Caves tapınaklarındaki büyük heykel. Bu tapınağa her yıl Ocak - Şubat dönemlerinde düzenlenen Thaipusam Festivali'nde bir milyon Hindu geliyor. Diğer zamanlarda da dinî amaçla ziyarete gelenler var. Kimse bu insanların tapınaklarına gelip inançlarına göre bir şeyler yapmalarına engel olmuyor
Batu Caves tapınağında, Hinduların kutsal saydıkları çiçeklerle süsleme malzemeleri hazırlayan bir Hindu
Hinduların kutsal saydıkları Cuma - Cumartesi günü için kutsal çiçek düzenlemeleriyle süslenmiş bir fil heykeli. Batu Caves tapınağından dönüşte bindiğimiz taksinin şoförü de arabasında böyle süslere bürünmüş fil heykelinin küçük bir modelini özel gün için gezdiriyordu. Arabasının iç dikiz aynasına da kutsal çiçeklerden yapılmış düzenlemeyi asmıştı
Bir Hindu kadın Batu Caves tapınağında ziyaretçilere satacağı dinî malzemeler hazırlıyor
Batu Caves tapınağının mağaralar bölümüne çıkan yüksek merdiveninin ana giriş kapısı
Malezya'daki Hinduların kutsal saydıkları yılan. Biz gittiğimizde bazı Hindular bu yılanı boyunlarından sarkıtarak poz veriyorlardı
Batu Caves tapınağının bir başka bölümü

Malezya, Türkiye Olur mu?

Dizi Yazı, Vakit, 2-9 Ekim 2007

"Türkiye, Malezya olur mu?" tartışması devam ediyor. Bu, Türkiye'de "kartel medyası" kategorisine giren yayın organlarının bir konuda fırtına koparmak istedikleri zaman bunu çok iyi başarabildiklerinin göstergesidir. Ama onların bunu başarabilmeleri, kendilerine kulak kabartanların sayısının çokluğundan kaynaklanıyor. Çıkardıkları gürültüden rahatsız olan insanlarımızın birçoğu bile gelişmeleri onların ekranlarından veya sayfalarından takip etme ihtiyacı duyuyorlar.

Kartel medyası kategorisine giren yayın organlarının gürültü koparmada başarılı olabilmelerinin en önemli sebeplerinden biri de kendi aralarında örgüt dışı yardımlaşma ve etkileşme sisteminin olmasıdır. Özellikle dayatmacı politikaların ve bu politikalardan yararlanan azınlığın çıkarlarının zarar göreceği gelişmeler karşısında bu yardımlaşma ve etkileşme çok hızlı bir şekilde harekete geçebilmektedir. Böyle bir gelişme olması durumunda çok fena bir şekilde kuyruklarına basıldığını düşünerek hep birlikte yaygara koparmayı başarabilmekte ve gerek gördüklerinde başlattıkları yaygarayı uzun süre insanların kulak zarlarını patlatırcasına sürdürebilmektedirler.

"Türkiye Malezya olur mu?" tartışmasının yoğun bir şekilde devam ettiği günlerde biz de bir Malezya ziyareti gerçekleştirdik. Tabii Malezyalıların böyle bir tartışmadan haberleri yoktu. Malezya'daki hayat şartlarını tanıyan veya bilfiil yaşayan kişilerden tartışmanın içeriğine muttali olanlar tamamen hayretler içinde kalıyorlardı. Biz özellikle tartışmanın her iki boyutundan da haberdar olanlarla oturup konuştuk. Tartışmanın hedefine yerleştirilen Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nde okuyan bazı Türk öğrencilerle yaptığım kısa röportajları inşallah dizi içinde yayınlayacağız. Başta gazetemiz yazarlarından değerli dostumuz Dr. Serdar Demirel'e, kendileriyle görüştüğüm Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi öğrencilerine, Türkiye'de başörtüsü mağduru olarak orada tahsil gören sevgili kızlarım Fatma Betül ile Hatice Kübra'ya ve seyahatim boyunca bana yardımcı olan bütün herkese buradan şükranlarımı arz ediyorum.

Durup Dururken Malezya Tartışması

Dayatmacılığa örnek olarak Tunus'taki uygulamalardan söz edilseydi belki mantıklı olabilirdi. Örneğin Türkiye'deki dayatmacılar: "Evet biz başörtüsü yasağını savunuyoruz, ama bu tutumumuzda yalnız değiliz. Bakın, Tunus'taki Bin Ali diktası daha fenasını yapıyor. Aslında bizim örneğimiz Tunus'tur ve bu ülkedeki dikta rejiminin Fransa'daki Narkozy yönetimi tarafından desteklendiğini biliyoruz" diyebilirlerdi. Böyle demeleri, Malezya'da veya bu ülkenin üniversitelerinde örtünme mecburiyetinin olduğunu iddia etmelerinden daha mantıklı, söyledikleri sözler biraz daha tutarlı olurdu. Uygulamalarına tersinden dayanak aramaları durumunda ise gerçekten örtünme mecburiyetinin olduğu ülkelerden birini örnek vermeleri biraz daha inandırıcı veya tutarlı olabilirdi. Ama durup dururken Malezya'yı öne çıkarmaları, orada gerçekte olmayan bir dayatmanın benzerinin Türkiye'ye taşınacağı varsayımını kendi yasakçılıklarının devamı için dayanak edinmeye kalkışmaları son derece gülünç olmuştur. Böyle bir iddiaya yapışmakla hem cehaletlerini ibraz etmiş, hem de fena halde faka basmışlardır.

Yasakçı Zihniyetin Köşeye Sıkışması

İnsanların inançlarının gereğini yerine getirmelerini engelleme amaçlı yasakçılığın ve dayatmacılığın hiçbir tutarlı tarafı yoktur. Çünkü inanç insanın hayatına anlam ve değer kazandıran temel unsurdur. Bütün psikolojik araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek vardır: Bir insan ancak inancının gereğini yerine getirdiği zaman kendini rahat hisseder.

Herkesin kendine göre farklı inancı ve kutsalları olabilir. Ama onun hayatına anlam kazandıran etken inancıdır ve gereğini yerine getirmek ister. Bu yüzden inanç ilkelerinin hayata taşınmasını engelleyen yasaklar, meşru hakların ve toplumsal düzenin korunmasıyla ilgili yasaklarla aynı kategoriye sokulamaz.

Türkiye'de bu gerçeklerin biraz yüksek sesle dile getirilmesi ve darbe mirası düzenlemelerden kurtulma yani sivilleşme taleplerinin artması üzerine yasakçı zihniyet köşeye sıkışmaya başladı. Yasakçı zihniyetin köşeye sıkışmasının sebebi inanç özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaların kalkması halinde dindarlaşma sürecinin hız kazanacağı ve dini gerileme sebebi olarak gösteren zihniyetin pabucunun dama atılacağı korkusudur.

Dayatmacılığa Dayanak Arama Telaşı

Dayatmacılığın son bulması ve hukuk düzeninde sivilleşme taleplerinin artması üzerine köşeye sıkışan yasakçı zihniyet statükoyu koruyabilmek için artık tüm dünyada ayıp sayılan uygulamalara dayanak arama telaşına kapıldı. "Çarşaflılar Arabistan'a!" yuhalamasının ve "Türkiye İran olmayacak!" velvelesinin artık bayağı eskidiğini görüyor ve yasakçı tutumu savunma politikasına yeni bir vitrin kazandırma ihtiyacı duyuyorlardı. Böyle bir arayış içinde oldukları sırada "Türkiye, Malezya olur mu?" sorusunun gündeme getirilmesi onları rahatlattı ve bu sorunun ortaya koyduğu hedefe mal bulmuş mağribi gibi sarıldılar. Tartışmayı kendi istedikleri mecraya çekebilmek için soruyu ilk kez gündeme taşıyanların ifadelerini ve maksatlarını da çarpıtmaktan çekinmemişlerdi. Ki gerçekleri ters yüz etmek ve insanların tahlillerini çarpıtmak, kartel medyası kategorisine giren yayın organlarının en maharetli bir şekilde icra ettiği sanattır.

Başlattıkları tartışmada üzerinde durdukları iki husus vardı. Birincisi: Malezya'da beşerî hukuka göre işleyen mahkemelerin yanı sıra şer'î mahkemelerin de bulunması. Buna "Türkiye'de de benzer şekilde bir alternatif yargı mekanizması ortaya çıkarılabilir mi?" sorusunu sormak için dikkat çekiyorlardı. İkincisi: Malezya üniversitelerinde başörtüsü mecburiyetinin olduğu iddiası. Bunu da "Türkiye'de başörtüsü yasağı kalkarsa bir sonraki merhalede toplum baskısından dolayı normalde örtünmek istemeyen bayanlar da örtünme mecburiyeti duyar mı ve böylece yazılı olmayan bir iç disiplin kuralı topluma hâkim olur mu?" sorusunu zihinlere sokmak amacıyla gündeme getiriyorlardı. Bu soruyu sorarken de Malezya'da bazı yerlerde örtünme kuralının uygulandığı, bazı yerlerde de böyle bir toplum baskısının oluştuğu kanaatini hâkim kılmaya çalışıyor ve bu ülkede gelinen durumu (?) kendi tahminlerinin doğru çıkacağı iddiasına gerekçe yapmak istiyorlardı.

Oysa Malezya'da ne iddia edildiği gibi bir mecburiyet, ne de herhangi bir toplum baskısı var. Zaten nüfusunun yüzde kırkı gayrimüslim olan, Müslümanlar arasında da modernleşmenin bayağı etkili olduğu bir ülkede böyle bir toplum baskısının oluşması da mümkün değildir.

Keçi ve Koyun Misali

Malum olduğu üzere keçi sürekli kuyruğunu havaya dikerek dolaşır. Bu yüzden mahrem yerleri hep görünür. Koyunun ise mahrem yerlerinin üzerinde kocaman bir kuyruk vardır. Halkımız arasında da bu farklılıkla bağlantılı ve kendi büyük ayıplarını örtmek için başkalarının küçük kusurlarından yararlanmaya çalışanların durumlarını izah amacıyla kullanılan bir söz vardır: Keçinin her zaman mahrem yerleri görünürmüş, koyunun bir kere görünmüş hemen 'ne kadar ayıp, koyunun şurası görünüyor' diye yaygarayı basmış. Bazıları da vardır ki hiç öyle bir şey olmadığı halde kendilerini mazur gösterme amacıyla asılsız iddialardan yararlanmaya çalışırlar. Son günlerdeki Malezya tartışmasında gündeme getirilen iddialar da işte bu türdendir. Türkiye'deki medya organları başlatmak istedikleri operasyonda kullanabilecekleri ve işlerine yarayacak türden doğrular bulamayınca yalan üretme ihtiyacı duymuşlardır. Bu, onların genel stratejileri ve politikaları olduğundan yaptıklarını çok fazla da garipsemedik.

Kraliçenin Örtüsüne İsyan Eden Oldu mu?

Malezya normalde demokratik bir sistemle yönetiliyor. Ancak ülkede aynı zamanda alışık olunandan çok farklı bir kraliyet mevcuttur. Krallık babadan oğula geçmez. Genel kral, konfederasyonu oluşturan federal eyaletlerin kralları arasından beş yıllığına seçilir. Ayrıca kralın yetkileri son derece sınırlıdır ve bir bakıma sembolik nitelikli üst yönetim sayılabilir.

Son olarak da Terangganu eyaletinin kralı Mizan Zeynel Abidin bu göreve seçildi. Onun eşi Nur Zahire'nin başörtülü olması Türkiye'deki medyada olay sebebi olmuştu. Aynı günlerde Abdullah Gül'ün de cumhurbaşkanlığına seçilmesi tartışmaları yoğun bir şekilde gündemi oluşturduğundan Türkiye'deki kartel medyası Malezya'da başörtülü bir hanımın kraliçe olmasını zihinleri bulandırmada değerlendirmek istedi. Hemen bazı medya organları Malezya'daki Çinlilerin başörtülü birinin kraliçe olarak saraya girmesine isyan ettiklerini ileri sürdüler. Oysa isyan çıkaran Türkiye medyasıydı. Malezya'da kimse isyan çıkarmamıştı. Bazı medya organları ise isyan çıkarmanın biraz büyük atmak olacağını tahmin ettiklerinden sadece bazı laik üyelerin kralın yemin töreninde salonu terk ettiklerini ileri sürmekle yetinmişlerdi. Oysa onları salondan dışarı çıkaran da Türkiye medyasıydı. Gerçekte kimse yemin törenini protesto etmemişti. Malezya'da isyan çıktığını ve bazı parlamento üyelerinin yemin törenini protesto ettiklerini aradan haftalar geçtikten sonra Malezya'nın yeni kralı Türkiye medyasından öğrenmişti. Türkiye medyasında böyle büyük yalanların yayınlandığını duyunca da bu medyanın böylesine büyük yalanları nasıl yumurtlayabildiğine şaşırmıştı. Demek ki Türkiye'deki kartel medyasının yalan çıkarmada kullandığı kanal bayağı genişti.

Kral Mizan Zeynel Abidin, Türkiye'deki kartel medyasının bu yalanları karşısında şaşırdığı gibi kendisinin ve ailesinin onurunu hedef alan bu yalanlar aleyhine uluslar arası yargı organlarında dava açmayı kararlaştırmıştı. Ancak kendileriyle görüştüğü bazı kişiler dava açılması durumunda konunun büyütülmüş olacağını ve yalanın daha geniş bir çevrede konuşulacağını dile getirerek kralı dava açma fikrinden vazgeçirdiler.

Kartel medyasının yapmak istediği vuku bulmuş bir isyandan veya protesto eyleminden okuyucularını haberdar etmek değil tesettürlü bir bayanın devletin başkanlık sarayına oturması durumunda bunun ülkede dengelerin sarsılmasına, sükûnetin bozulmasına ve karışıklık çıkmasına sebep olabileceği varsayımını gündeme getirmek suretiyle zihinleri bulandırmaktı. Söz konusu medya organları bu konudaki uyarılarında haksız olmadıklarına insanları inandırabilmek için de yaşanmış bir örnekten söz etme ihtiyacı duyuyorlardı. Tam da o günlerde eşi başörtülü birinin Malezya'ya kral seçilmesi onların işlerini kolaylaştırmıştı ve hemen bazıları bir isyan bazıları da protesto eylemi kurgulamış; Çinlileri isyan ettirmiş, laik parlamento üyelerini de yemin törenini protesto amacıyla salon dışına çıkarmışlardı.

Yalancının Mumu

Yalancı medyanın senaryo ve kurguları için mekân olarak binlerce km uzaktaki bir ülkeyi seçmeleri işlerini kolaylaştırmıştı. Nitekim o dönemde yayınlanmış ve isyan iddialarını içeren masaüstü haberlerine yazılan yorumları incelediğimizde birçoklarının küçük çapta da olsa bu tür tepki eylemlerinin yaşanmış olabileceğini kabullendiklerini gördük. Böyle bir durum onları cesaretlendirmiş olmalı ki başörtüsü yasağının ciddi şekilde sorgulandığını görmeleri üzerine yine aynı ülkeden yeni bir senaryo kurgulama cüreti gösterebildiler. Ama bu kez yalanlarının sorgulandığını görünce mumlarının sönmek üzere olduğunu anladı ve tartışmanın boyutunu farklı yönlere çekebilmek amacıyla kendileri de sanal âlemde oluşturulan sahnenin gerçek mahiyetini yakından inceleyecek medya ekipleri gönderme ihtiyacı duydular. Tahmin ediyoruz gönderilen ekipler oradaki manzaraları, yaşayış tarzını ve gittikleri ülkenin inanç özgürlüğü konusunda yaşadıkları ülkeden ne kadar ileride olduğunu müşahede edince kendilerini gönderenlerin attığı yalanların ne kadar büyük boyutta olduğunu bizzat gözleriyle görmenin şaşkınlığını yaşamışlardır.

Bedevi Amerika'ya Yaranamadı

Aslında meselenin dibini biraz kurcaladığınızda iki devlet veya iki toplum kıyaslaması boyutunu aştığını görüyorsunuz. Tartışmanın havasının kısmen yatışmaya başlaması sonrasında gündeme gelen bazı iddialar da bunu teyit edici nitelikteydi. Anlaşıldığı kadarıyla Amerikan emperyalizmi Malezya'nın tutumundan pek memnun değildi ve onun yıpratılmasını amaçlayan bir kampanya söz konusuydu.

Malezya'nın modernist muhafazakâr başbakanı Abdullah Ahmed Bedevi, her ne kadar ülkesinin ekonomik bağımsızlığını güçlendirmeyi amaçlayan politikalarıyla öne çıksa da ülkesine Batılıların ve özellikle ABD'nin beğeneceği yeni bir imaj kazandırmanın gayreti içine de girmişti. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra Batı'nın İslâm'ı, İslâm dünyasını ve Müslümanları hedefe yerleştiren politikaları karşısında Bedevi, kendine göre uzlaşmacı bir İslâm modeli ortaya koymak ve Batılıların gözüne batan tarafların üstüne kısmen perde çekebilmek için bir revizyon faaliyeti başlatmıştı. Bu amaçla Ulusalar arası İslâm Üniversitesi'nde bile bazı kürsüleri kaldırma, bazı bölümlerde isim değişikliğine gitme ve bazı dersleri de zamana yayarak devre dışı etme programını uygulamaya geçirmişti.

Fakat anlaşıldığı kadarıyla Bedevi bütün bu gayretlerine rağmen yine de ABD'ye yaranamamış görünüyor. Çünkü ABD'nin istediği, onun gözüne batan unsurları törpülemiş ya da onların üzerine birtakım isim değişiklikleriyle perde çekmiş, vitrin değişikliği yapmış bir İslâm dünyası değil tümüyle kendisinin sömürgeci politikalarına teslim olmuş bir İslâm dünyasıdır. IMF'nin kredi önerilerini reddeden Malezya, Uluslar arası İslâm Üniversitesi'nde birtakım dersleri öğretimden kaldırarak, bazı kürsüleri ilga ederek Amerika'ya yaranamaz. Eğer ABD'nin sömürgeciliği globalleştirme programlarına ayak bağı olursanız, o da kralınızın eşinin başörtülü olmasından dolayı uzaktan kumandalı kartel medyası vasıtasıyla ülkenizdeki Çinlileri isyan ettirir. Çağdaş sömürgeciliğin toplumları yanıltma ve yönlendirme politikalarında verilen haberin doğruluğu önemli değildir. Önemli olan o haberin aynı anda koro halinde birçok medya organı tarafından ve yüksek sesle dillendirilmesidir. Çağımızın hâkim güçleri toplum üzerinde değişik araştırmalar, denemeler yapmış ve toplum psikolojisini tanımışlardır. Yalanın koro halinde söylenmesi veya yalancıların birbirlerine şahitlik etmeleri durumunda toplumun "bu kadar gazete, radyo ve televizyon hepsi birden yalan söyleyecek değil ya!" diyeceğini bilirler. Çünkü hiç kimse "bozacının şahidi şıracı" diye düşünmez.

ABD'yi tek rahatsız eden kendisinin sömürgeciliği globalleştirme politikalarına teslim olunmaması değildir. O, her ne şekilde olursa olsun İslâm'ın, İslâmî kimliğin vitrinde öne çıkmasından da memnun değil. Bazıları onun tepkilerinden yola çıkarak ona batan tarafları törpülemek veya perdelemek suretiyle işi halledebileceklerini zannederler. Ama gerçekte İslâm tümüyle ona batmaktadır. Şiddeti veya onun isimlendirmesiyle "terörü" hedef alan tavırlarını kriter edinerek "uzlaşmacı" ya da "ılımlı İslâm" modeli ortaya çıkarabileceklerini zannedenler yanılgı içindedirler. Çünkü o İslâm'a karşı hiçbir zaman ılımlı ve uzlaşmacı olmadı, olması da mümkün görünmemektedir. Doğrudan İslâm'ın peygamberini hedef alan çirkin karikatür saldırıları gerçekleştirmeleri bunu gözler önüne sermiyor mu?

ABD'nin faaliyetleri bir "ılımlı İslâm modeli" peşinde olduğu intibaı veriyor. Ama gerçekte o İslâm'ın vitrini süslemesinden bile son derece rahatsızdır. "Ilımlı İslâm" tanımlamaları ise hem ifsat politikasının bir boyutunu hem de anti-propaganda faaliyetlerinin bir boyutunu oluşturmaktadır. Çünkü bir "ılımlı İslâm modeli" çıkarma çabası içinde olunması var olan İslâm'ın veya İslâmî duyarlılığın bunun tersi olduğu kanaati uyandırmaktadır.

Uluslar arası fitne odaklarının yalanı büyük atacakları zaman Türkiye'deki kartel medyasını devreye sokmaları da gerçekten düşündürücü olmalı. Bu da Türkiye'deki kartel medyasının yalancılıktaki arsızlığının delili olmalı. Hiçbir Çin gazetesi, Malezya kralının eşinin başörtülü olmasından dolayı bu ülkedeki Çinlileri isyan ettirmez. Ama Türkiye'deki kartel medyası bunu becerir.

Perviz Müşerref de Yaranamadı

Malezya başbakanı Abdullah Bedevi, 11 Eylül sonrasında Amerika'ya yaranma politikalarının sivil cephesini oluşturanlar arasında yer alıyor. Onun politikaları daha çok imaj düzeltme üzerine kuruludur. Fakat bu politikalarını hiçbir zaman Malezya'yı ABD'nin uydusu haline getirme hedefine oturtmamış tam aksine ülkesinin ekonomik bağımsızlığı konusundaki ısrarını sürdürerek sömürgeciliğin globalleştirilmesi planları karşısında kendi ayakları üstüne durmanın imkânlarını araştırmıştır.

Pakistan'daki cuntanın lideri Perviz Müşerref ise Amerika'ya yaranma politikasının askerî cephesini oluşturmaktadır. Üstelik o sadece bir imaj düzeltme politikası ile yetinmemiş Amerika'nın "teröre karşı savaş" stratejilerinin bir uzak karakolu görevini üstlenmiştir. Öyle ki bu savaşında medresede, buluğ çağına ermemiş çocukları katletmekten bile çekinmemiştir. "Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler" sözünde ifade edildiği gibi Veziristan bölgesinde oluk gibi kan akıtmasını kendilerini "uluslar arası toplum" olarak lanse eden müstekbir güçlere karşı iftihar vesilesi olarak kullanmıştır. Ama buna rağmen yine de Amerika'ya yaranamamış, Bush yönetiminin insafsız tenkitlerinin hedefi olmaktan kurtulamamıştır.

Bütün bunlar, Amerikan emperyalizmine yaranma politikalarının hüsrandan başka bir şey getirmediğini göstermesi açısından ibret verici gerçeklerdir. Onun baskı politikalarına karşı dik durarak ezilen halkların varlık mücadelelerine destek vermek için strateji geliştirenler insanlık ve tarih önünde çok daha kârlı çıkacaklardır. En önemli kazançları ise Yüce Allah'ın huzuruna yüzleri ak olarak çıkmayı hak etmeleri olacaktır.

Malezya'nın İslâmî Vitrine İhtiyacı Var

Türkiye - Malezya kıyaslaması yapanlar kendilerini hayali bir korku atmosferinin içine sokarken her ülkenin kendi gerçekleri içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekten de son derece uzak duruyorlar. Malezya, dinî ve etnik çeşitliliğe sahip bir ülkedir. Ancak ülkenin yerel ahalisi Maleylerdir. Çinlilerle Hindistanlıların büyük çoğunluğu İngiliz işgali döneminde dışarıdan getirtilip yerleştirilmişlerdir. Bugün, onların dışarıdan getirilmiş olmalarından dolayı ülkelerine geri gönderilmelerini isteyen herhangi bir kavmiyetçi akım mevcut değildir ve böyle bir akımın Malezya'da tutunması da mümkün değildir. Ama Maleylerin ülkedeki yönetimi ve siyasi hâkimiyeti elde tutmak amacıyla özel bir çabalarının olduğu da bilinen bir gerçektir. İşte bu noktada onları farklı kılan en önemli özellikleri Müslüman olmalarıdır. Bu yüzden Müslüman kimliği Maley ahalisi için korunması ve önemsenmesi gereken bir kimliktir. Bundan dolayıdır ki Maley milliyetçiliğinin önemli bir boyutunu da Maley halkının İslâmî duyarlılığıyla övünmek ve bu duyarlılığı önemsemek oluşturur. Dolayısıyla bu halk içinden İslâm'ı yeterince yaşamayanlar bile Müslüman kimliklerini önemserler. Bütün bu sebeplerden dolayı Malezya'nın İslâmî vitrine ihtiyacı vardır ve ülkedeki yönetim bu ihtiyacı nazar-ı dikkate alır. Bir yandan Amerika'ya yaranabilmek için imaj düzeltmesine ihtiyaç duyan modernist muhafazakâr yönetimin diğer yandan İslâmî vitrini koruma gayretinin kesişme noktası da işte burada oluşmaktadır.

Malezya'daki Uygulama

Malezya, İslâmî vitrinini önemser. Ama bu konudaki tutumu ya da duyarlılığı hiçbir zaman diğer dinî unsurların inançlarının gereğini yerine getirmelerine karşı bir engel ya da bu dinî unsurlar üzerinde bir baskı aracı olmamıştır. Bu durum karşısında halkının yüzde kırkı gayrimüslim olan böyle bir ülkede, kendilerine korku atmosferi oluşturarak dayatmacı politikalarına gerekçe oluşturmaya çalışanların zannettikleri gibi zorlamaların olması pek düşünülemez. Zaten işlerine yarayacak doğruları bulamadıklarında tutunacakları yalanlar üreten kartel medyasının gönderdiği elemanlar da hayal dünyasında kendilerine tarif edilen korku atmosferiyle yaşanan gerçeklerin çok farklı olduğunu gördüler.

Malezya'da iddia edildiği gibi örtünme, namaz kılma veya oruç tutma zorunluluğu yok. Kuala Lumpur'un en hareketli noktasında gittiğimiz bir önemli ticaret merkezinde her katta mescit vardı, ama öğle vakti işyerlerinin bir kenarına yemek tepsilerini koyup karınlarını doyuranları da kimsenin rahatsız ettiğini görmedik. Yahut kimseye: "Ezan okundu, dükkânını kapatıp mescide git!" denmiyordu.

Üniversitelerde başörtüsü mecburiyetinin olduğu da büyük bir yalandır. Örtünme mecburiyetinin olduğu tek üniversite Uluslar arası Malezya İslâm Üniversitesi (UIA)'dir. Bu üniversitede örtünme kuralı sadece Müslüman öğrencilere uygulanmaktadır.

Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi

Kısa adı UIA olan Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi, İslâm Konferansı Örgütü'nün teşvikleriyle ve onun gözetiminde kurulmuş uluslar arası İslâm üniversitelerinden biridir. Bugün her ne kadar maddi yükünü Malezya çekiyor olsa da İKÖ'nün murakabesi devam etmektedir. Bu yüzden bu örgüt adına tayin edilen bir Mütevelli Heyeti bulunmakta ve bu heyette Türkiye de temsil edilmektedir.

Bazı üniversitelerin kendilerine özel vasıfları bulunur. UIA da bu anlamda kendine özel vasfı olan ve alternatif bir üniversitedir. Birçokları bu üniversiteyi işte bu farklılığından ve alternatif nitelikte olmasından dolayı tercih ediyor. Dolayısıyla bu üniversitede örtünme mecburiyeti sadece bir prosedürden ibarettir. Bu mecburiyet kalksa da üniversitede, öğrencilerin kıyafetlerinde hiçbir değişiklik olmayacaktır. Bunu denemeye gerek yok; gidip üniversitenin ana giriş kapısında bir saat oturanlar veya üniversite kampusu ile şehir merkezi arasında birkaç yolculuk yapanlar hemen anlayacaklardır. Çünkü mecburiyet sadece kampus içinde uygulanmaktadır. Kampus dışına çıkanın örtünmesine veya açılmasına kimse karışmaz. Türkiye'de olduğu gibi orada öğrencileri kampus dışında gözetleyip de hareketlerinden dolayı fişleyen, bu fişlemeden dolayı ikna odalarına alan, metro istasyonunda yahut otobüs durağında üstüne çullanıp meydan dayağı çeken, hakaret eden vs. de olmaz. Ama kampus dışına çıktığında örtüsünü açan bir tek kız öğrenci göremezsiniz. Demek ki bu öğrenciler üniversitenin kuralı gereği değil Allah'ın emrine uyarak örtünüyorlar. Okudukları üniversitenin zorlamasıyla örtünmeyi değil, örtülerine önem verdiklerinden dolayı bu üniversiteyi tercih etmişler.

Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'ndeki bu gerçeği görmezden gelenler, Türkiye'de başörtüsü yasağı dayatmasından dolayı örtülerini açmak zorunda kalanların bu örtülerini yeniden başlarına örtme fırsatı bulduklarında özgürlüklerine kavuşmuş kuşlar gibi olduklarını hiç düşünmek istemiyorlar.

Açılma ve Örtünme Zorunluluğu Farkı

Burada ayrıca şunu ifade etmek gerekir ki açılma ve örtünme zorunluluğu arasında önemli bir fark var. Birincide inancının gereğini yerine getirme hatırlatması diğerinde ise insanın hayatına anlam kazandıran en önemli değeri olan inancının gerektirdiklerini terk etme dayatması var. "Ben böyle inanmıyorum" diyenlere zaten böyle bir kural uygulanmıyor. Çünkü daha önce de belirttiğimiz üzere Müslüman olmayanlara bu kural uygulanmıyor. "Hem Müslüman olduklarını söyleyip hem de böyle bir kuralın olmadığını söyleyenler nereye konacak?" sorusunu soranlara da Müslümanlığın herhangi bir yoruma açık olmayan kesin hükümlerinde insanlara, kendi özel kanaatlerine veya zevklerine göre değişiklik yapma hakkının verilmediğinin hatırlatılması gerekir. İnanç bir tercih ve kabuldür. Kendi zevklerini veya arzularını herhangi bir dine ya da hayat disiplinine uygulama, o disiplini keyfine göre şekillendirme anlayışı değildir. Öyle olsaydı dinin bir hayat nizamı olmasının, vahye dayanıyor olmasının herhangi bir anlamı olmazdı.

"Ne fark eder her ikisinde de zorlama var?" diyenlere birinci olarak, başkalarının gözlerindeki çöple uğraşmadan önce kendi gözlerindeki merteği görmeleri gerektiğini hatırlatırız. İkinci olarak da insanların hayatlarına anlam ve değer kazandıran inançlarının gereğini yerine getirmeleri için yapılacak zorlama ile onun gereğini terk ettirme amaçlı zorlamanın aynı kefeye konamayacağını bilmelerini isteriz. Zaten başörtüsü yasağındaki dayatmacılığın tartışılan tarafı insanların inançlarının gereğini yerine getirmekten alıkonmaları amacıyla yapılan zorlamadır. Okula devam, dersleri takip, imtihanlara girme, ödevlerin ve tezlerin hazırlanması vs. konusunda yapılan zorlamaları kimse tartışmıyor.

Alternatif Hukuk Sistemi

Bu yılın başında Uganda'da idim. Uganda'da yönetim ağırlıklı olarak Hıristiyanların elindedir. Cumhurbaşkanı Yoweri Museveni de bir Hıristiyandır. Bunun yanı sıra nüfusun çoğunluğu gayrimüslimdir. Normalde Müslümanların oranlarının yüzde kırk civarında olduğu tahmin ediliyor. Batılıların yönlendirdiği bazı istatistiklerde bu oran daha da düşük gösteriliyor. Böyle bir ülkede alternatif hukuk uygulanıyor ve kimse laik - anti laik tartışmasına dayalı gürültü koparmıyor. Herhangi bir sorun da yaşanmıyor. Çünkü alternatif hukuk sistemine göre oluşturulan şer'î mahkemelere Müslümanlar kendi istekleriyle gidiyorlar ve bu mahkemeler de ağırlıklı olarak özel hukuk alanına giren davalara bakıyor. Hatta biz bazı şer'i mahkemeleri ziyaret edip yargıçlarla görüşmüş, mahkemenin işleyiş tarzı hakkında bilgi almıştık.

Demek istediğimiz, bugün Türkiye'deki kartel medyasının kopardığı gürültüde konu edilen ve Malezya'da uygulanan alternatif hukuk sistemi sadece bu ülkeye mahsus değildir. Müslümanların nüfus çoğunluğunu oluşturmadığı ülkelerde bile böyle bir sistem var ve herhangi bir sorun yaşanmıyor. Dünyada alternatif hukuk sistemini uygulayan daha pek çok ülke mevcuttur.

Olayın toplumsal boyutuna bakarsanız işin gerçeğinde alternatif hukuk sistemi Türkiye toplumunda da mevcuttur. Örneğin pek dindar olmayan ailelerin bile çocuklarını evlendirirken belediyede kıyılan nikâhı yeterli bulmadıkları toplumsal bir gerçektir. "İmam nikâhı" vs. şeklinde biraz da hafife alınmasına rağmen evliliğin şer'î tesciline Türkiye toplumunun da büyük önem verdiğini hepimiz biliyoruz. Yine biraz dinî bilgiye sahip kadın eşinden boşandığı zaman veya kocası öldüğünde iddet süresini doldurmadan ikinci bir evlilik gerçekleştirmez. Kazancına haram bulaştırmaktan sakınanların sayısı gittikçe artmaktadır ve devlet veya başvurdukları mahkeme kendilerinden istemese de onlar İslâm'ın ticaretle ilgili hükümlerine dikkat ederler. Bunun örneklerini bayağı artırmak mümkün, ama biz bu birkaç örnekle konunun anlaşılacağını düşünerek listeyi uzatmaya gerek görmüyoruz. Dinî bilgilenme ve bilinçlenme ilerledikçe örneklerin sayısı da artacaktır ve kimse bu artışın önüne geçemeyecektir. Yani Türkiye'de resmiyet kazanmasa da alternatif hukuk toplumsal bir vakıadır. Bazı ülkeler bunu resmileştirmek suretiyle bir tercih kolaylığı sağlamışlardır. Malezya da bunlardandır. Yaşanan gerçekleri göremeyenler gerçeklerin üzerine değil kendi gözlerine perde çekmiş olurlar.

Malezya, Türkiye Olmak İster mi?

"Türkiye, Malezya olur mu?" sorusunu gündeme taşıyarak kendilerine hayal dünyasında bir korku atmosferi oluşturanlara bir öneride bulunuyoruz: Gidin Malezya'ya, Müslümanlara değil, Hindulara, Budistlere, Hıristiyanlara, Konfüçyanistlere sorun "Malezya'nın Türkiye olmasını ister misiniz?" diye. Ama yalancılık, hilekârlık ve sahtekârlık huylarınızı mutlaka bırakın. Gerçekleri ortaya çıkarma gayretkeşliğiyle hareket edin. Alacağınız cevaplar orada Müslüman olmayanların bile toplumsal kaynaşmadan, birlikte yaşamanın formülünü üretmiş olmanın verdiği huzurdan ne kadar memnun olduklarını size gösterecektir. Bu huzurun ve kaynaşmanın temelinde İslâm'ın insana verdiği değer yatmaktadır. İslâm'ın ahlâk disiplininin önemsendiği bir ortamda: "Onların Allah'tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da aşırıya giderek bilgisizce Allah'a sövmesinler. Bu şekilde her ümmete yaptığını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri Rabblerinedir ve O kendilerine yapmakta olduklarını haber verir." (En'am, 6/108) âyetinin vurguladığı dikkat ve duyarlılık hâkimdir. Müslüman olmayan bir Malezyalı bile insanların, ilkel kabile toplumlarında görüldüğü şekilde başörtülerinin çekildiği, saçlarının yolunduğu, örtülü kızlara metro istasyonlarında meydan dayağı atıldığı, öğrencilerin sırf inançlarının gereğini yerine getirmelerinden dolayı aşağılandığı ortamda yaşamayı tercih etmez. Bu gerçekler, size önce kendinizin nerede olduğunuzu görmeniz gerektiğini hatırlatacaktır.

Dayatmacılık Yalnızlığa Götürüyor

Aslında Malezya halkının Türkiye halkına sıcak bir ilgisi vardır. Türkiyelileri genellikle severler. Ben birçok ülke ziyaret ettim. Pasaport kontrol noktasında adeta bir misafir gibi karşılandığımı sadece Malezya'da gördüm. Ama dayatmacı zihniyetin insanlarımıza sadece içeride değil ülke sınırları dışında da zarar verdiğini görüyoruz. Dayatmacı zihniyet kendi uygulamalarına gerekçe oluşturmak için öteye beriye sataşırken, iftira atarken insanlarımızı yalnızlığa itiyor. Örneğin Türkiye'deki medya organlarında, Malezya kraliçesinin başörtüsünden dolayı bu ülkede isyan çıktığına dair haberler yayınlandığının duyulması toplumda Türkiye'ye karşı bir soğukluk oluşmasına yol açmış. Bu soğukluk bir şekilde bu ülkenin oradaki insanlarına da etki ediyor. Zira kimse yalanı uyduran medya organlarını yakından tanımıyor ve nerede, hangi noktada durduklarını da bilmiyorlar. "Türkiye medyası" diye bir genel başlık altında değerlendiriyorlar. Sen de bir "Türkiyeli" olarak aynı başlığın altına sokulanlar arasında görüldüğünden toplumda oluşan soğukluktan etkileniyorsun. Tabii bu, henüz çok geniş bir alanda etkisini göstermiş değil. Ama olayları yakından takip eden, gelişmelere muttali olan kesimde hissediliyor. Özellikle Malay milliyetçiliğinden etkilenmiş olanlarda biraz daha dışa vurduğunu söylemek mümkün. "Türkiye Malezya olur mu?" tartışmalarının bu ülkede duyulması ve konuşulması durumunda söz konusu psikolojik etkilenmenin düzeyinin biraz daha artacağı kesindir.

Düşünün ki Malezya toplumu normalde Türkiye halkını sevdiği, bu halka oldukça sıcak yaklaştığı halde kartel medyasının dayatmacı uygulamaları gerekçelendirme çabalarından dolayı öteleniyor ve bunun Türkiyeliler açısından geriye dönüşü dostlarını kaybetme ya da en azından araya mesafe girmesi şeklinde oluyor. Hayat felsefelerinin çerçevesi pragmatizme göre şekillenmiş olan ve iç dünyalarındaki haçlı kinini bir türlü söküp atamayan kesimlere ise ne kadar yalakalık etseniz kendinizi kabul ettiremiyorsunuz. Artık bu durum karşısında aklımızı başımıza toplamamız gerekmiyor mu?

Sonuç

Her ülke ve her toplum kendi şartlarına göre değerlendirilir. Hiç kimse kendisi için belirlediği tabuları evrensel değerler ve doğrular olarak görmemeli. Böyle yapanlar insanlığın tecrübesine sırt çevirmiş olurlar. İnsanlık bir çeşitlilikten ibarettir ve bize düşen birlikte yaşamanın formüllerini bulabilmektir. "Herkes benim gibi düşünmeli ve tüm insanlık benim dayatmalarıma göre kendine yol belirlemeli" diye düşünenler bu isteklerini gerçekleştiremeyecekleri gibi kendilerini dar bir çerçevenin için kapatmış, insan aklını tatile gönderen taassubun esaretine düşmüş olacaklardır. Türkiye'de inançlarının gereği başlarını örtenlerin örtülerinin zorla çekilmesinden, saçlarının yolunmasından, metro istasyonlarında kendilerine meydan dayağı atılmasından, binlerce genç kızın sırf inancının gereğini yerine getirmeleri sebebiyle hayatlarının karartılmasından haz duyanlar aynı manzaraları Malezya'da da görmek istiyor olabilirler. Ama Malezya halkının bu manzaralara şahit olmayı asla istemeyeceğinden eminiz.





Türkiye'den Giden Öğrencilerle

Gülcan Altundağ ile

Vakit: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Gülcan Altundağ: Malezya'da Uluslararası İslam Üniversitesi'nde okuyorum. Buraya başörtüsü yasağı sorunundan dolayı geldim. Şu an okuduğumuz okulda başörtüsü sorunumuz yok. Karşılaştırmalı Dinler bölümünde okuyorum.

Vakit: Sizin de bildiğiniz üzere bu sıralarda Türkiye medyasının kopardığı bir "Türkiye, Malezya olur mu?" fırtınası var. Malezya'da tahsil gören bir Türk öğrenci olarak bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Gülcan Altundağ: Son zamanlarda gazetelerden takip ettiğimiz kadarıyla Türkiye'de, Malezya'da başörtüsü takmanın zorunluluğuyla ilgili bir tartışma olduğunu gördük. Biz şimdiye kadar burada böyle bir şey görmedik. Benim Malezya'da üçüncü yılım. Burası üç ayrı etnik, dört ayrı dinî kitlenin bir arada yaşadığı bir ülke. Irk olarak Çinlilerin, Hintlilerin ve Malayların bulunduğu, din olarak da Müslümanlığın, Hinduizmin, Hıristiyanlığın ve Budizmin olduğu bir ülke ve hiçbir şekilde hiçbir şeyin zorlaması yok. Müslümanlardan bazılarının dışarıda başörtüsü takmadığını da görüyoruz. Sadece bizim okuduğumuz üniversitede başörtüsü takmak zorunlu. Bu da sadece Müslümanlara yönelik bir uygulama. Okuduğumuz okulda Hindu ve Hıristiyan öğrenciler de var. Onlar başörtüsü takmıyorlar ve bu konuda bir sorunları yok.

Vakit: Malezya'da böyle bir zorunluluk olduğuna dair iddiaların asılsız olduğunu söylüyorsunuz. Fakat Türkiye'de bir zorunluluk var. İnsanlara zorla başlarının açtırılması gibi bir zorunluluk. Yani sanki bir bakıma medya Türkiye'deki bu yasakçı zihniyetin meşrulaştırılması için Malezya'da veya başka bir yerde hayali bir yasak veya hayali bir zorlama üretiyor. Sizin buralarda okumanız ise Türkiye'deki gerçeği yansıtıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?

Gülcan Altundağ: Evet burada, Türkiye'deki başörtüsü yasağı sorunundan dolayı bulunuyoruz. Tabii burada bulunmaktan memnunuz. Gördüğümüz değişik bakış açılarından, aldığımız eğitimden hepsinden memnunuz. Ama bunu bir tarafa koyarsak, biz bir zulümden dolayı buradayız. Elimizden bir hakkımız alındığı için ve birçok zorluğa katlanarak buraya geldik. Tabii ki böyle bir karşılaştırma yapılması bizi şaşırtıyor. Çünkü başını kapatma zorlaması Malezya'da yok. Burada insanların zorla baş kapatma veya açtırma ile uğraşmayıp, daha ziyade bir amaç için çalıştıklarını, aynı ülkede dört ayrı dinin mensupları bir arada yaşarken tartışma çıkarmak, bir savaş ve kaos ortamı oluşturmak yerine kendi ülkeleri, kendi ekonomileri için çaba harcadıklarını görüyoruz. Tabii bunu görünce Türkiye'den duyduğumuz tartışmalar ya da bizim içinde bulunduğumuz durum bize daha komik görünüyor. Yani başörtüsünün sorun edilmesi ve o yüzden bize bu kadar eziyet edilip yurtdışına kadar gelmiş olmamız bize daha çok üzücü ve aynı zamanda komik görünüyor.

Vakit: Gayrimüslim kesimden veya liberal laik kanattan başörtüsüne karşı bir tepki var mı?

Gülcan Altundağ: İki hafta önce "Değişimler Arasında Müslüman Kadın" konulu uluslar arası bir konferansa katılmıştım. Katılanlar arasında gayrimüslimler de vardı. Müslüman kadınlardan da başı açık olanlar vardı. Burada mesela Müslüman Bacılar (Sisters Islam) diye bir grup var. Örneğin onları temsilen katılanların birçoğu başörtüsü takmıyordu. Tartışılan konu Müslüman kadının örtüsüyle her ortamda olması gerektiğiydi. Malezya'da fetva kurumları var. Bir bayan avukat, kadınların fetva kuruluna girmesi gerektiği görüşünü savundu. Müslüman kadınların yer alacakları mekanizmalarla ilgili hükümete öneriler ve tavsiyeler konusunda kararlar alındı. Biri Hindu diğeri Sih olan iki bey söz alarak: "Sizin verdiğiniz mücadeleyi alkışlıyoruz. Başörtünüzle her alanda olmalısınız" dediler. Başörtüsünden de ziyade Müslüman hanımın hiçbir şekilde baskı altında olmaması gerektiğini, bunun bir inancın gereği olduğunu ve her alanda olması gerektiğini savundu, alkışladı, destek verdiklerini dile getirdiler. Sanıyorum bu, konuya açıklık getiren önemli bir örnek.









Bilgehan Evren'le

Vakit: Önce biraz kendinden söz eder misin?

Bilgehan Evren: Malatyalıyım. Üç sene önce geldim buralara. Meslek lisesi mezunuyum. Teknik liseden mezunum. Benim mezun olmamdan önce üniversite sınavında meslek lisesi mezunlarının puanlarını düşürme uygulaması yoktu. 2000 yılı mezunuyum. 1999'da biz meslek lisesinden seçilip teknik liseye geçtik. Ama mezun olduktan sonra puan düşürme uygulamasından dolayı mağdur edildik. Bu zulüm sadece imam hatip liselerine yapılan bir zulüm değil. Bu zulüm bizim bir yerlere gelmemizin önlenmesi için başlatılan bir süreç. Ben sadece imam hatip liselerindeki genç kızların başörtüsüyle uğraştıklarını düşünmüyorum. Bunlar bizimle, hepimizle uğraşıyorlar. Bunlar bizde bir gelecek gördüler ve bizi bir yere kapatmak, engellemek için uğraşıyorlar.

Vakit: Türkiye medyası, Malezya'da yeni kralın eşinin başörtülü olmasından dolayı bu ülkedeki Çinlilerin isyan çıkardığını iddia etmişti. Siz o dönemde burada idiniz. Hakikaten Çinliler sokağa döküldü mü o zaman?

Bilgehan Evren: O gün okuldaydım. Türkiye'den elimize gazeteler ulaşmadığından Türkiye basınını burada Internet'ten takip ediyoruz. Internet'e baktığımızda Malezya'da isyan çıktığına dair haberler dikkatimizi çekti. Hemen Malezya gazetelerini açtık. Malezya televizyon kanallarının sitelerine girdik. İddia edilen olaylardan söz eden bir tek haber göremedik. Ben üç yıldır buradayım ve Malezya bizim gördüğümüz kadarıyla kolay kolay kimsenin burnunun kanamadığı, kimsenin kolay kolay kavga etmediği bir ülkedir. Ben bile bazen kendimi zor zapt edebiliyorum. Çünkü biz Türkler biraz agresif, sinirli insanlarız. Malaylarla kendimizi karşılaştırdığımız zaman böyle bir şeyin olması yüzde sıfırların altındadır. Ki zaten haberi ilk gördüğümüzde yalan olduğu kanısına hemen varmıştık. Ama bir ihtimal belki olmuş olabilir diye düşündük. Bir iki sefer şahit oldum protesto gösterilerine de. Fakat yaptığımız araştırmalar neticesinde anladık ki haber tamamen asılsızdı. Türkiye'de zaten çok yankı uyandırmadı. Sadece e-mail gruplarında, burada okuyup mezun olduktan sonra giden birkaç kardeşimizin mesajlarında okudum. Fakat şunu da söylemek lazım: Türkiye medyası böyle yalan haberler yapmaya alışmış. Onlar için sorun değil. Bizimle gelip bir röportaj yapsalar eminim ki söylediğimiz bir sözün ucunu keserler, arkasındakini koymazlar. Aradan bir lâfı da çarpıtarak başlık yapıp kafaları karıştırırlar.

Vakit: Malezya'da böyle bir şey olmadığı halde adamlar bir yalan uydurdular. Malezya gazeteleri böyle bir şey yapsalardı, mesela "Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilince hanımı Türkiye'deki medyanın ve toplumun baskısından dolayı başını açtı" diye bir haber uydursalardı buradaki Türk öğrenciler olarak nasıl karşılardınız?

Bilgehan Evren: Malezya gazeteleri böyle bir haber yapsalardı, yalanlığı ortaya çıktığı zaman büyük ihtimalle büyük bir skandal olurdu burada. Ben genellikle çok gazete okuyan biri değilim ama gördüğüm kadarıyla Malezya gazeteleri haber hazırlarken birilerine dokunup dokunmayacağını, zarar verip vermeyeceğini dikkate alıyorlar. Bunu gazetelerde gördüğüm haberlere dayanarak söylüyorum. Ama haberin çok fazla ses getireceğini de zannetmezdim. Çünkü buradaki insanların Türkiye'ye bakış açısını çok iyi biliyoruz. Türkiye'ye nasıl bir sevgiyle baktıklarını. Ben üç sene önce buraya geldiğimde Türklerin bu kadar sevildiğini, bize dünyada bu kadar değer verildiğini bilmiyordum. 700 senelik bir imparatorluğun geçmişine sahibiz, bu kadar sevildiğimize göre demek ki 700 sene kimseye zulmetmemişiz.






Zehra Yaman'la

Vakit: Önce kendini tanıtır mısın?

Zehra Yaman: İsmim Zehra Yaman. Zonguldaklıyım. Burada üçüncü yılım. Siyasal Bilimler'de birinci sınıfı bitireceğim inşallah. Birçok arkadaş gibi hatta tüm bayan arkadaşlar gibi buraya başörtüsü yasağı sorunundan dolayı geldim.

Vakit: Türkiye'de ve burada yaşadığın tecrübelerinden özetle söz eder misin?

Zehra Yaman: Türkiye'de başörtüsü yasağı sorunuyla beş yıl uğraştım. Okuldan atıldım. Sekizinci sınıftayken Bartın Anadolu İmam Hatip Lisesi'nden atıldım. Liseyi beş farklı ilde okumak zorunda kaldım. Türkiye'de artık hiçbir şey yapamayacağımı anladığım için tek çare olarak Malezya'ya geldim. Çünkü başka hiçbir şansım yoktu.

Bizim lisede okuduğumuz dönem en sıkıntılı dönem olduğu için sorun bizi gittiğimiz her yerde takip etti. Dolayısıyla Türkiye'de bu sorunun artık hiç çözülemeyeceğini düşünmüştük.

Malezya'da daha havaalanında uçaktan indiğimizde bile bambaşka bir dünyayla karşılaştık. Çünkü Türkiye'de bize sunulan dünya tamamen bizim haklarımızın sınırlandığı, hiçbir şekilde istediğimiz yere gidemeyeceğimiz, rahatça dolaşamayacağımız bir hayattı. Malezya'ya geldiğimizde hiç beklemediğimiz bir şeyle karşılaştık. Sınırlanmaktan ziyade insanların bize saygı duyduğunu gördük. İnsanların ilk önce bize sordukları: "Buraya niçin geliyorsunuz?" sorusuydu. Biz sebebi söylediğimizde şaşırıyor ve Türkiye'yi suçluyorlardı. Bu durumda biz de bir belirsizlik içinde kalıyorduk. Kendi ülkemizi kötüleyemeyiz, böyle bir şey olamaz. Çünkü bu ülkenin sorunu değil. Fakat yabancı bir insana bunu anlatmanın zorluğunu yaşadık. Yani Türkiye'deki sorunlar aslında buraya geldiğimizde de bir şekilde yakamızı bırakmadı. Okula başladığımızda kendimizi çok rahat hissettik. Oysa Türkiye'den çıkarken beklentilerimiz bu yönde değildi. Türkiye'den çıkarken zihnimizden geçen üniversiteye gidip belki kayıt yaptırıp yaptıramamak ya da tekrar polislerle çatışmaktı. Burada polisle çatışmayı bir yana koyun, karşılaştığım polis sayısı bile çok azdır. Türkiye'yle Malezya'yı bu konuda kıyaslayamam. Çünkü ortak noktası yok başörtüsüyle ilgili. Burası insanların dinlerini rahatça yaşayabildikleri, farklılıkları zenginlik olarak gördükleri, bir sorun haline getirmedikleri bir ülke. Ama Türkiye'de aynı toplumda yaşamamıza, aynı dine mensup olmamıza rağmen örtülerimiz sorun ediliyor. Bu açıdan Türkiye eğer burayı tartışacak, gündemine alacaksa buradaki sosyal istikrarı kendine örnek alabilir, demokrasideki istikrarı örnek alabilir.

Vakit: Malezya'da gördüklerinizden yola çıkarak düşünürseniz size göre, Türkiye'de başörtüsünün serbest olması rejimi değiştirecek bir olgu olabilir mi?

Zehra Yaman: Rejimi değiştiren bir olgu olamaz. Bunlar yani rejimin değişmesiyle insanların rahat bir şekilde yaşaması farklı şeyler zaten. Birinde devletin yönetim şeklinden söz ediliyor diğerinde insanların ellerindeki hakları kullanmalarından. Bu hakların kullanılması zaten hükümetin ya da devlet dediğimiz yapılanmanın sağlaması gereken bir şey.

Vakit: Şimdi ortada bir başörtüsü olayı var. Bu olayın bir dayatma bir de özgürlük tarafı var. Türkiye'de bir yasak, bir dayatma olduğu ortada. Aynı konuda Malezya'daki uygulama bir dayatma mıdır yoksa bir özgürlük mü?

Zehra Yaman: Malezya'daki uygulamanın bir dayatma olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Bu ülke hakkında çok az bir araştırma yapsanız bile bu zaten ortaya çıkacaktır. Malezya'da dayatma diye bir şey yok. Hele dini inançlar ve sosyal haklar üzerinde kesinlikle bir baskı söz konusu değil. Ayrıca Türkiye'yle Malezya'yı bu konuda kıyaslayamayız. Yani birbirinden çok farklı ülkeler. Burada insanlar dediğim gibi farklılıkları bir sorun olarak görmüyorlar. İnsanların zorla başları örtülmüş değil. Sadece Çinlilerden ve Hindulardan değil, Malay asıllı Müslümanlardan da başı açık dolaşan pek çok kimseyi görmeniz mümkün. Hinduların kendi dinî simgeleriyle yolda yürüdüklerini görürsünüz. Budistlerin kendi dinî kıyafetleriyle sokakta yürüdüklerine şahit olursunuz. Kuala Lumpur'da birçok kilise var.

Vakit: Kralın eşinin başörtüsü yüzünden protestolar yapıldığı iddiaları doğru mu?

Zehra Yaman: Böyle bir şeyi iddia etmek çok gülünçtür. Malezya'da böyle bir şey söylense kargalar bile güler. Burada böyle bir şeyin olması imkânsız. Burada metroda giderken, buranın en büyük ikiz kulelerinde gezerken bir Hinduyla bir Malayın dostluğunu görüyorsunuz. Burada farklı dinlerdeki pek çok insanın çok rahat bir şekilde iletişim kurduğunu ve kesinlikle bu farklılıkları sohbetlerine yansıtmadıklarını görürsünüz. Burada paylaştıkları bir toprak ve bir devlet var. Bu farklılıkları gündeme getirmek de zaten onlar için iyi olmayacaktır.

Vakit: Türkiye'de çıkan bir haber var, Ramazan dolayısıyla oruç tutmayanların tespiti için din polislerinin görevlendirildiğine dair. Bu konuda bilginiz var mı?

Zehra Yaman: Ben böyle bir şeye tanık olmadım. Ama daha dün akşam tanık olduğum bir şeyi söyleyebilirim. Kaldığım yurtta saat üç civarında markete giderken yurdun yemekhanesinde gayrimüslimlerin yemek yediğini gördüm ve çalıştıranlar da Malaylardı. İslam Üniversitesi'nde okuyoruz. Türkiye'deki bakış açısıyla böyle bir uygulama olsaydı belki burada olabilirdi. Böyle bir şeyi hiç görmedim. Sokakta yürürken de zaten Hinduların ya da Çinlilerin gayet rahat bir şekilde yiyip içtiklerini görüyorum.






Fikriye Karaman'la

Vakit: Siz de başörtüsü mücadelesinde yaşadığınız tecrübeleri özetle anlatır mısınız?

Fikriye Karaman: Ben 1979 doğumluyum. Buradaki kız arkadaşlarımızın en büyüklerindenim. İki buçuk ay önce buraya geldim.

1997'de üniversite sınavını kazanıp açık bir şekilde, çok büyük ideallerle üniversitenin sosyoloji bölümüne başladım. İki yıl eğitim alabildim. Bu iki yılın ilk aylarında yani üniversite birinci sınıfta örtünmek nasip oldu elhamdülillah. Bu safhada devleti, toplumu, okulu bir tarafa bırakın benim ailemle çok büyük sıkıntılarım oldu. Onlar elhamdülillah aşıldı. 2000 yılında, üçüncü sınıfa başladığımda okulu bırakmak zorunda kaldım. Birçok arkadaşımızla birlikte, iki yıl sonra akademisyen olma planları kurarken, işçi bile olamama, sıfırların altına düşme durumuna geldik. Statümüz çok büyük bir şekilde kaydı. Ailelerimiz ile çok sıkıntılarımız oldu.

Üç yıl sonra bazı arkadaşlarımın davetiyle öğrenimimi sürdürmek için Bosna'ya gittim. Ama ne yazık ki orada Boşnakça öğrenmenin zorluğuyla karşılaştım. Boşnakça Sosyal Bilimler öğrenimi benim için işkence olacak, sonra da pek işime yaramayacak diye İstanbul'a döndüm. Aradan yıllar geçti. Bu süre zarfında tasavvur etmediğim, aklımdan geçmeyecek işler yaptım. Çocuk bakıcılığından tutun da aklınıza gelebilecek pek çok işe kadar. Ailemden ayrı ikamet etmek durumunda kaldığım için bunları yapmaya mecbur kaldım. Bundan bir buçuk yıl önce Pakistan'a gitme şansım oldu. İHH deprem sonrasında bir yetimhane açmıştı. Sağ olsunlar bizi de oraya abla olarak gönderdiler. Orada İslâm Üniversitesi'ne girmek istiyordum. Başvurdum, kabul de edildim. Ama beş ay boyunca çözümlenmeyen sorunlar yüzünden başlayamadım. Ben de ülkeme dönüp tekrar başka bir işe başladım. Başörtüsüyle İstanbul'da çalışmak trajikomik bir şey. Yaşadıklarıma kızmıyorum, söylenmiyorum sadece gülüyorum. Artık bu duruma geldi vakıa.

En son Malezya Uluslar arası İslâm Üniversitesi'ne müracaat ettim ve ummadığım bir şekilde kabul edildim. Zor bir şey bu yaşta tekrar üniversite okumak. İlkokula başlıyormuş gibi yeni bir dil öğrenmek. 18 - 19 yaşındaki arkadaşlarımla eğitim görmek gerçekten sıkıntılı ama zevkli.

Burada umduğumdan da daha hızlı bir şekilde dil problemini çözmeye çalışıyoruz. Ardından nasip olursa Tarih bölümünü okumayı arzu ediyorum. Malezya'nın politik problemlerinden çok haberim yok. Türkiye'deki siyaseti takip etmek de bizi burada çok yoruyor. Bizim buradaki hayatımız daha çok öğrenci hayatı. Sanılanın aksine başımızı ağrıtacak hiçbir şey yok. Sadece ders çalışıyoruz denebilir. Kampus hayatımız son derece konforlu. Beden konforundan ziyade zihin konforu var en azından. Türkiye'de iki üniversite hayatından ve Bosna, Pakistan tecrübelerinden sonra kıyasladığımda kendimi yumuşak bir beşiğin içindeki bebek gibi hissettim burada. Çok büyük bir konforun içinde görüyorum kendimi. Bunun kıymetini bilmek gerekir diye düşünüyorum.

Türkiye ile Malezya arasında siyasi bir sorun yok ama böyle boş ve anlamsız yaygaralar iki ülke ilişkilerine zarar verecektir. Sonuçta iddiaların yalan ve saçma olduğu da anlaşılacak, bu da Türkiye'nin dışarıdaki imajını olumsuz etkileyecektir.