2009 Değerlendirmeleri

17 Aralık 2009 Perşembe, Vakit gazetesi

Bu günlerde oldukça önemli bir etkinlik düzenleniyor. Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ambargonun yarılması için yeni bir girişim gerçekleştiriliyor. Bu girişim öncekilerden daha büyük çapta. İngiltere'nin başkenti Londra'dan yola çıkan Filistin'e Özgürlük Konvoyu, muhtelif Avrupa ülkelerini geçtikten sonra Türkiye'ye girdi. Türkiye'de de birkaç vilayete uğradıktan sonra Suriye'ye geçecek ve Ürdün, Mısır topraklarını kat ederek Rafah sınır kapısından Gazze'ye girmeyi hedefliyor.

Filistin'e Özgürlük Konvoyu'nun öncelikli amacı Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ambargoyu yarmak olmakla birlikte aynı zamanda Siyonist işgal devletinin bölgeye gerçekleştirdiği vahşi saldırıya da dünya kamuoyunun dikkatini çekmek istiyor. Konvoyun düzenlenme tarihlerinin işgalci saldırının başlamasının birinci yıldönümüne yakın günlere denk getirilmesinin ve karadan uzun bir mesafenin kat edilerek farklı ülkelerde kamuoyunun dikkatinin çekilmesinin amacı da bu. Bu vesileyle konvoyun Türkiye'deki etkinliğine sahip çıkılması, destek verilmesi, seslerin bütün dünyadan duyulması için katkıda bulunulması gerekiyor.

Gazze saldırısının yıldönümüyle ilgili etkinlikler sadece Filistin'e Özgürlük Konvoyu'na destekten ibaret kalmamalı. Aynı zamanda muhtelif kültürel etkinliklerle, fotoğraf sergileriyle, konferanslarla, sempozyumlarla, video gösterileriyle Siyonist vahşetin gerçek yüzünü bir kez daha kamuoyunun gözlerinin önüne koymalı, barış ile bu vahşi yüzün bir arada yaşamasının mümkün olamayacağını vurgulamalıyız.

Biz de yarından başlayarak bu yılın kalan kısmındaki yazılarımızda 2009 yılı olaylarının genel bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz. 2009'da dünya kamuoyunu en çok meşgul eden hadise ise Gazze saldırısı olduğundan ve bu saldırı yılın başlangıç merhalesinde gerçekleştiğinden önce onun üzerinde duracağız.

Fakat 2009'da dünya daha birçok önemli olaya şahit oldu. Bir yılın içerisine çok sayıda önemli hadise ve gelişme sığdı. Zaman olarak baktığınızda bir yıl öncesi size çok yakın gelecektir. Ama hadiseleri ve gelişmeleri tahlil ettiğinizde bir yıl içinde çok şeyin değiştiğini, çok sayıda önemli olay yaşandığını görürsünüz. Dolayısıyla bir yıl içinde yaşanmış tüm olayları sadece liste halinde versek bile uzun bir liste çıkarmamız gerekir. Onun için önemli olaylar ve gelişmeler arasından seçme yapmak durumundayız. Seçtiklerimiz hakkında da sadece kısa bilgi notları ve değerlendirmeler yapmakla yetineceğiz. Amacımız bir yılın genel bir özetini çıkarmak ve olan bitenleri kısa filmler şeklinde yeniden gözden geçirmektir.

2009'un hareketli bir yıl olmasının en önemli sebeplerinden biri dünyada geçiş merhalesine girilmiş olmasıdır. Bu geçiş merhalesiyle birlikte yeni bir dönem başlamaktadır. ABD'nin dünya hâkimiyetini esas alan tek merkezli dünya teorisi çok kısa süreli oldu. ABD'nin otoritesini silahın gücüyle sağlamlaştırma, bunun için Irak ve Afganistan'dan başlayarak güvenlik şeridi oluşturma amacıyla iki cephede birden savaş başlatması onun hızlı bir şekilde yıpranmasına, psikolojik savaş gücünü kaybetmesine ve tek merkezli dünya teorisinin çabuk çökmesine sebep oldu. ABD'nin bu teorisinin çökmesi işgalci Siyonist devletin de bölgede oluşturduğu hâkimiyetin ve psikolojik tehdit gücünün sallanmasına sebep oldu. Bu sarsıntıdan dolayı endişeye kapılan ve karşısındaki direnişi dağıtmak amacıyla silahın gücünü kullanmak isteyen Siyonist işgal devletinin Gazze saldırısı da tamamen ters tesir yaptı ve ABD'nin Irak işgaline benzer bir sonuç doğurdu. Bu açıdan 2009'da yaşananlar tüm dünyanın geleceği üzerinde etkili olacak önemli hadiselerdir.

2009'da Türkiye'nin hem içerde hem dışarıda önemli atakları oldu. Dünyada yeni bir merhaleye girilmesi sebebiyle Türkiye'nin ataklarının ayrı bir önemi var. Bu atakların nasıl sonuç getireceği konusunda biraz daha net kanaatler edinmemiz ise 2010'da sergilenecek tavırlara ve yaşanacak gelişmelere bağlı olacaktır.

2009'da özellikle İslâm âleminde çatışmalar, baskı uygulamaları ve şiddet durmadı. Bu arada beraberinde önemli olayların ve tartışmaların yaşandığı hareketli seçimler gerçekleştirildi. Global ekonomik kriz devam etti. Batı'da İslamofobi terörünün sebep olduğu şiddet eylemleri gerçekleştirildi. ABD'nin İslâm âlemine yönelik stratejisinde değişiklik gündeme geldi. Tanınmış önemli şahsiyetlerden hayata veda edenler oldu.

Biz, bütün bu gelişmeleri kategorilerine göre on ayrı yazıda toplayarak özet bilgilerle yeniden ele alacağız. Sonra da kişisel web sitemizde derli toplu bir şekilde okuyucularımıza sunacağız. Bu süre zarfında gündemdeki gelişmelerin dışında kalacağımız için de okuyucularımızın mazur göreceğini umuyoruz.

Gazze Saldırısı

18 Aralık 2009 Cuma, Vakit gazetesi

2009'da yaşanan en önemli olay Siyonist işgal devletinin Gazze'ye saldırısıdır. Saldırı 27 Aralık 2008'de başladı. Bu yüzden Gazze 2009'a savaşla, Siyonist işgalcilerin savaş uçaklarıyla yağdırdığı bombaların, roketlerin ve füzelerin altında girdi. Geniş çaplı olması, haftalarca sürmesi, özellikle çok sayıda insanın katledilmesini amaçlayan planlı saldırılar gerçekleştirilmesi ve büyük bir yıkıma yol açması sebebiyle dünyada uzun süre gündemi meşgul eden bir hadiseydi.

Saldırı önce ateşkes konusundaki çarpıtma ve Siyonist işgal devleti tarafından satın alınmış medya organlarının kasıtlı yanıltmalarıyla başladı. İşgal devleti kendini haklı çıkarabilmek için Hamas'ın ateşkesin uzatılmasını reddettiği iddiasını kullandı. İşin gerçeğinde bu iddia doğru olsaydı bile Hamas'ın ateşkesin uzatılmasını reddetmesi önceki ateşkesin süresinin dolmasıyla birlikte insanların kitleler halinde hedef alınmasına, büyük bir katliam gerçekleştirilmesine gerekçe teşkil etmezdi. Ama ne kadar ilginçtir ki Siyonizm güdümündeki medya böyle bir iddiayı saldıran tarafı haklı, saldırıya uğrayan tarafı ise haksız ve suçlu ilan edebilmek için gerekçe olarak kullanmaya kalkıştı. Gerçek ise iddia edilenin tam tersiydi. Ateşkesle ilgili pazarlıklar devam ediyordu ve işgal devleti Mısır vasıtasıyla pazarlıklar sonuca bağlanıncaya kadar herhangi bir saldırı düzenlemeyeceğine dair garanti vermişti. Yani bir bakıma yeni ateşkes pazarlıkları devam ederken süresiz ateşkes devreye sokulmuş, Mısır da buna dayanarak Filistin tarafına garanti vermişti. Gazze'deki yönetim de buna dayanarak Polis Akademisi'nde mezuniyet töreni düzenlemişti. Aksi takdirde tören düzenlemeyecekti.

İşgal devletinin böyle bir saldırı düzenlemekteki amacı baskı, tehdit ve ambargo ile çökertemediği Hamas yönetimini savaş ve saldırıyla çökertmekti. Bunun için önce Gazze'nin tamamını yeniden işgal etmek, başbakan İsmail Heniyye başta olmak üzere Hamas hükümetinde görev alanların tümünü ve hareketin ileri gelenlerini tutuklamak, sonra da bölgenin kontrolünü işbirlikçi bir kadroya teslim etmek istiyordu. Hatta Muhammed Dahlan ile ekibinin görevi üstlenmek için Mısır'a geçtiği ve orada sadece birkaç gün süreceği tahmin edilen savaştan sonra gerçekleştirilecek işlem için hazır bekledikleri haberleri muhtelif medya kaynaklarında yer aldı.

İşgal devletinin böyle bir saldırıyı sadece kendi kararıyla değil ABD'nin ve Batı Yaka'da korsan bir şekilde oluşturulan Mahmud Abbas yönetiminin onayıyla hatta desteğiyle gerçekleştirdiği gerek savaş sırasında sergilenen tavırlarla ve gerekse sonrasında açığa çıkan birtakım gerçeklerle anlaşıldı.

Savaş, önce geniş çaplı hava saldırısıyla başlatıldı. İlginç olan bir şey de normalde bu tür saldırıları sabaha doğru başlatan işgal devletinin bu kez gün ortasında tam öğle vakti başlatmasıydı. Bunun sebebi ise okullarda öğrencilerin öğle paydosuna çıktığı ve yukarıda sözünü ettiğimiz Polis Akademisi mezuniyet töreninin düzenlendiği saatin seçilmesiydi. Özellikle bu törenin ve okul çıkışlarının vurulması bunu gösteriyordu. Amaç ise ilk saldırıda büyük can kaybına yol açmak suretiyle bu ilk saldırının tüm bölgede toplumsal sarsıntıya sebep olmasını, ciddi bir deprem etkisi yapmasını sağlamak, ardından o insanların kendilerine gelmelerine fırsat vermeden yoğun hava saldırıları düzenlemek sonra da kara harekâtıyla bölgenin kontrolünü ele geçirmekti.

İşgal devleti bu amaç için bir hafta süreyle sürekli hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılarda can kaybının, yaralanmanın çok, böylece psikolojik sarsıntının yüksek derecede olması için özellikle okulları, camileri, BM tarafından güvenli ilan edilen sığınak yerlerini hedef aldı.

Bir hafta sonra da kara harekâtını başlattı. Bu harekâtına son derece güvendiği için planını dünya kamuoyuna açıklamaktan da çekinmedi. Hatta ilk etapta tutuklamayı düşündüğü kişilerin isimlerini bile verdi. Ama beklediği olmadı ve kara harekâtında ciddi bir direnişle karşılaştı. Askerleri önemli kayıplar verdiler ve sınır bölgelerinin çok ilerisine gitme cesareti gösteremediler. 22 gün süren savaş sonunda Ehud Olmert güvenlik kabinesini toplayarak operasyonun amacına ulaştığı iddiasıyla saldırıyı durdurma kararı aldı. Oysa saldırının amacına ulaşmadığı gerek savaşın başlangıcında ve gerekse kara harekâtının başlatıldığı sırada açıklanan hedeflerin hiçbirinin gerçekleştirilememiş olmasından anlaşılıyordu.

İşgal devleti 2006 Güney Lübnan yenilgisinden sonra Gazze'de ciddi bir yenilgiyle karşılaştığı için Siyonist başbakan Olmert tepkilere ve eleştirilere fazla tahammül edemeyerek hem başbakanlıktan hem de liderliğini yaptığı Kadima Partisi'nin genel başkanlığından istifa etti. İşgal devletinin saldırısı Hamas hükümetini çökertememiş ama aldığı yenilgi yüzünden onun hükümeti ve savaşı yöneten siyasi kadrosu çökmüştü.

Filistin'deki Diğer Gelişmeler

19 Aralık 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi

2009'a damgasını vuran ve en çok gündemi oluşturan hadise Gazze saldırısı olduğu gibi yine Filistin'de yaşanan diğer hadiseler ve gelişmeler de en çok konuşulanlar sıralamasında üst sıralarda yer aldı. Filistin tabii 2009 yılı içinde de çok sayıda önemli hadiseye ve gelişmeye sahne olduğundan özetle de olsa hepsinden söz etme imkânımız yok. O yüzden sadece öne çıkan bazı gelişmeleri kısa notlarla ele alacağız.

Filistin'le ilgili diğer önemli gelişmelerin başında yine Gazze'ye yönelik saldırıyla bağlantılı olanlar geliyor. Saldırı esnasında son derece duyarsız kalan hatta İslâmî direnişi suçlu gösterebilecek kadar ileri giden bazı Arap yönetimleri güya saldırıda tahrip edilen, altyapısı yıkılan Gazze'nin yeniden imarını görüşmek amacıyla istisnaî zirve toplantısı gerçekleştirdiler. Benzer bir zirveyi de uluslararası güçler gerçekleştirdi. Bu toplantıların asıl amacı ise Gazze'nin yeniden imarı değil, işgalci Siyonistlerin savaşla kontrol altına alamadığı Gazze'de siyasi mekanizmayı "imar" bahanesiyle ele geçirmek, Filistin halkına bu yolla dayatma yapıp onun kabul etmediği işbirlikçi bir kadroyu başına geçirmekti. Ayrıca bu kadronun sırtının sağlamlaştırılması için bölgeye Arap ülkelerinden ve Batı'dan gönderilecek uluslararası askerî güç yerleştirilmesi isteniyordu. Filistin halkı ve onun tercihiyle başa geçmiş Hamas hükümeti bunun bir oyun olduğunu bildiği için reddetti. "Yıkılmasına engel olmadığınız Gazze'nin imarı konusunda samimi iseniz, kapılarımız açık gelin imar edin. Ama bunu bahane edip siyasi tuzak kurmak ve uluslararası askerî güç yerleştirmek istiyorsanız Siyonist işgale karşı direndiğimiz gibi buna da direniriz. Çünkü böyle bir askerî gücün bizim açımızdan Siyonist işgal gücünden farkı olmayacaktır" dedi. Filistin halkının ve onun desteğini kazanmış yönetimin bu tavrı karşısında "imar" için hiçbir adım atmayan, bir çivi çakmayan, hatta işgal devletinin ambargosuna destek vererek bir çivi dahi sokulmasına engel olan zirvecilerin imar planlarında samimi olmadığı da böylece ortaya çıktı.

Uluslararası güçlerin ve bölgedeki yönetimlerin Siyonist ambargoya destek vermesi sebebiyle sivil toplum kuruluşlarının imar planları ve bu amaçla gerçekleştirdikleri girişimler de ne yazık ki başarısız kaldı.

Gazze saldırısıyla bağlantılı önemli bir gelişme de Güney Afrikalı Yahudi asıllı yargıç Richard Goldstone'un başkanlığında oluşturulan BM heyetinin, Goldstone Raporu olarak tarihe geçen bir rapor hazırlamasıdır. Bu raporun en önemli yanı işgal devletinin Gazze saldırısında savaş suçları işlediğini ve hava bombardımanlarında beyaz fosfor kullandığını belgelemesidir. İşgal devletinin ve ABD'nin tüm engellemelerine rağmen sivil toplum kuruluşlarının yoğun baskıları neticesinde rapor BM'de onaylanarak uluslararası yargıya intikal ettirildi. Bu raporla ilgili gelişmelerin en çok dikkat çekeni Batı Yaka'daki korsan Mahmud Abbas yönetimimin işgal devletinin yanında yer alarak raporun görüşülmesinin ertelenmesini istemesiydi.

2009'da Filistin'de yaşanan önemli olayların arasında Mescidi Aksa'ya yönelik baskınları özellikle zikretmek gerekir. "Aşırı dinci" diye nitelendirilen birtakım Yahudi cemaatlerin mensupları işgal devleti güvenlik güçlerinin himayesinde Mescidi Aksa'ya arka arkaya baskınlar düzenlediler. Bu baskınlara karşı Mescidi Aksa'yı korumaya çalışan gönüllüler ise işgalcilerin silahlı saldırılarına maruz kaldılar. Baskınlardan birinde Mescidi Aksa'yı korumaya çalışan Müslümanlar bir hafta süreyle mabedin içinde kuşatma altında tutuldu. Fakat bütün tehditlere rağmen teslim olmayarak kutsal mabedi himayedeki kararlılıklarını sürdürdüler.

Önemli hadiselerden biri de Abdullatif Musa liderliğindeki Cundu Ensarillah adlı ve el-Kaide'ye yakın duran bir örgütün Gazze'nin Rafah şehrinde İbnu Teymiyye Camisi'nde Kudüs Çevresi İslâm Emirliği adında bir devlet ilan etmesi sebebiyle çıkan çatışmalardı. Çatışma İzzettin Kassam Birlikleri komutanlarından Muhammed Şimali'nin örgüt mensuplarıyla uzlaşma sağlamak amacıyla İbnu Teymiyye camisine gittiği sırada öldürülmesi üzerine başladı. Olaylarda 7'si Gazze'deki yönetime bağlı emniyet güçlerinden 19'u örgüt mensuplarından olmak üzere 26 kişi hayatını kaybetti, 100 kişi de yaralandı.

Fetih örgütünün altıncı genel kongresi, Yahudi yerleşimiyle ilgili tartışmalar, işgal devletinin Filistinli şehitlerin organlarını çalıp uluslararası organ mafyasına sattığının Batı medyası tarafından gündeme getirilmesi ve Abbas'ın Ramallah'taki korsan yönetimine meşruiyet kazandırma amacıyla seçim kararı alması 2009'da Filistin'de yaşanan önemli olaylar arasında zikredilebilir.

İç Çatışmalar

23 Aralık 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi

İslâm âleminin en önemli sorunlarından biri iç çatışmalardır. Emperyalizmin İslâm âleminin güç birliği oluşturmasını engellemek amacıyla ektiği fitne tohumlarının yol açtığı sorunların birçoğu ne yazık ki hâlâ devam ediyor. Tabii iç çatışmaların ve toplumsal çalkantıların tümü bundan kaynaklanmıyor. Daha başka etkenler ve sebepler de var. Bazı yerlerdeki çatışmalar ve çalkantılar dış güçlerin gerçekleştirdiği işgallerden, bazı yerlerde Müslüman azınlıkların dinî kimliklerinden dolayı yoğun baskılara maruz kalmalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla çatışmaların ve halk ayaklanmalarının tümünü aynı kategoriye sokmamak gerekir. Bazıları da zulme başkaldırı veya gayri meşru işgalin sona erdirilmesi amacına yönelik direniştir.

2009'da yaşanan iç çatışmaların başında Pakistan'ın Svat bölgesinde ordunun yerel Taliban örgütüne yönelik operasyonundan dolayı yaşanan hadiseleri zikretmek gerekir. Pakistan ordusu operasyonu örgütün silahlı gücünü dağıtmak ve bölgede kontrolü ele geçirmek amacıyla gerçekleştirdiğini iddia etti. Fakat yorumcular bu bölgenin Afganistan'daki işgale karşı yürütülen direnişe lojistik destek vermesi sebebiyle operasyonun ABD baskısıyla gerçekleştirildiğini dile getirdiler. Çatışmalar yüz binlerce sivili başka yerlere taşınmaya zorladı. Bu göç ciddi şekilde zarar görmelerine, olumsuz yönde etkilenmelerine yol açtı.

Bir diğer önemli çatışma Nijerya'nın Bauchi şehrinde Boko Haram adlı örgütün bir polis merkezine baskın düzenlemesi üzerine ordunun bu örgütün faal olduğu yerlere yoğun saldırılar başlatmasıyla gerçekleşti. Batılı kaynaklarda Nijerya'nın Taliban'ı olarak nitelendirilen fakat kendine has yapıya ve düşüncelere sahip olan, ülkedeki Batı modeli öğretim sistemine karşı çıkmasından dolayı Boko Haram (öğrenim haram) adı alan örgüte karşı askerî operasyonlarda son derece insafsız davranıldı. Bu yüzden mensuplarından en az bin kişinin saldırılarda öldürüldüğü haberlerde dile getirildi. Operasyonda örgüt tamamen dağıtıldı. Mensuplarından sağ kalanlardan olaylara karıştıkları yahut örgütle irtibatlı oldukları tespit edilenler tutuklandı.

Yemen'de İran'a yakınlığıyla bilinen Husi örgütüyle ordu arasında çatışmalar 2009 Eylül'ünde yeniden patlak verdi. Bu çatışmalarda ordunun hava saldırılarında sivil hedefleri vurması çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine veya zarar görmesine sebep oldu. Kasım ayında Husi örgütü mensuplarının Suud topraklarına girerek bir Suud askerini öldürüp birkaç askeri yaralamaları üzerine olaylara Suudi Arabistan ordusu da karıştı. Suud askerleri Yemen topraklarına girerek Husi hedeflerine yönelik saldırılar gerçekleştirdiler.

2009'da önemli toplumsal çalkantıya sahne olan bir İslâm beldesi de Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'dı. Özerk durumdaki Doğu Türkistan'ın başkenti Urumçi'de, işgalci Çin'in yerleştirdiği Hanların 5 Temmuz 2009'da bir fabrikada Uygur işçilere saldırmasına Uygur halkın geniş çaplı tepki göstermesi üzerine Çin işgal yönetimi silahın gücünü kullanarak olayları bastırmaya kalkıştı. Saldırılarda çok sayıda Müslüman öldürüldü. Çin işgal güçleri ayrıca zulme başkaldıran Müslümanlardan binlerce kişiyi tutukladılar. Tutuklanıp mahkemeye sevk edilenlerden 21 kişi yargıda idama mahkûm edildi.

Somali'de önce Etyopya işgal güçlerine ve onlarla işbirliği içindeki yerel bazı siyasi güçlere karşı sürdürülen silahlı mücadele, Cibuti'de yapılan görüşmeler sonrasında imzalanan anlaşmanın bazı direniş grupları tarafından reddedilmesi üzerine iç çatışmaya dönüştü. Çatışmaların bu şekilde yön değiştirmesi ve bir tarafta anlaşmayı kabul eden İslâmî Mahkemeler Yüksek Konseyi'nin diğer tarafta ise bu anlaşmaya karşı çıkan grupların yer aldığı çatışmaların patlak vermesi Cibuti görüşmelerinin ve sonrasındaki anlaşmanın ülkedeki soruna çözüm getirmesini de engelledi. Somali'deki iç çatışmalarda da çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Irak'ta işgal güçlerinin cepheden çekilip geri planda kalmasına ve kademeli bir şekilde tamamen çekilme kararı almasına rağmen olaylar durulmadı. Özellikle kalabalıklar arasında gerçekleştirilen bombalama eylemleri çok sayıda insanın ölmesine neden oldu. O yüzden Bağdat 2009'da da güven ve istikrara kavuşamadı.

Sudan'ın sorunlu bölgesi Darfur'da çatışmalar ve gerginlik 2009'da da devam etti. O sebeple evlerini terk eden Darfurluların çoğu geri dönemedi.

İmzalanan anlaşmalara ve bölgenin özerkliğinin onaylanmasına rağmen Filipinler yönetiminin askerî şiddeti kullanmaya devam etmesi sebebiyle Moro'da da 2009 yılı içinde muhtelif çatışmalar yaşandı.

Batı'da İslamofobi Terörü

24 Aralık 2009 Perşembe, Vakit gazetesi

Batı'da son dönemde gittikçe etkisini artıran ve İslamofobi adı verilen akım sebebiyle Avrupa ülkelerindeki Müslümanlar ciddi sıkıntılara, saldırılara, baskılara, zorluklara ve şiddet olaylarına maruz kalıyorlar. İslamofobi Batı emperyalizminin İslâm'a karşı haçlı ruhunun yönlendirdiği yeni bir ırkçı harekettir. Bu hareketin "fobi" olarak isimlendirilmesi ise insanlık dışı, vahşi şiddetin bir gerekçeye dayandırılması içindir. Yani bir psikolojik yönlendirme niteliği taşımaktadır. İşin gerçeğinde ise antisemitizmin yeni bir versiyonudur.

İslâm karşıtı şiddet bazı marjinal grupların faaliyeti olarak lanse ediliyor. Oysa bu faaliyet en başta Ortaçağ'dan kalma haçlı zihniyetini bir türlü terk edemeyen yönetimler tarafından da desteklenmekte, yönlendirilmekte ve himaye edilmektedir. Bunun yanı sıra özellikle medya organları tarafından teşvik ve tahrik edilmektedir. Medyanın İslâmî kutsal değerlere saldırı ve hakaret anlamı taşıyan karikatürler, makaleler yayınlaması; alaycı yayınları kesintisiz bir şekilde sürdürmesi bunun içindir. Bu tür yayınlar aynı zamanda İslâm karşıtı terörün önemli bir boyutunu oluşturuyor. Dolayısıyla Avrupa ülkelerindeki Müslümanların maruz kaldığı İslamofobi terörü sadece belli marjinal grupların değil siyasi mekanizmanın ve medyanın ortak suçudur. Söz konusu marjinal gruplar ise bu terörün tetikçileri olarak görev yapıyorlar. Onların saldırganlıktaki cüretlerinin kırılmaması için de yönetimlerin icra ettikleri şiddetten dolayı üzerlerine gitmediklerini, kendilerine baskı yapmadıklarını ve terör faaliyetlerinin önüne geçmek için zikre değer bir adım atmadıklarını görüyoruz.

Batı'da İslamofobi terörünün yaygınlaşarak devam etmesi sebebiyle Avrupa ülkelerindeki Müslümanlar 2009'da da muhtelif terör eylemlerine ve saldırılara maruz kaldılar. Bunların tümünü sıralama imkânımız olmadığından sadece belli başlılarından söz etmekle yetineceğiz.

İslamofobi terörünün 2009 içinde gerçekleştirdiği şiddet eylemlerinin başında Mısırlı eczacı Merve Şirbini'nin başörtüsünden dolayı öldürülmesini zikretmemiz gerekir. Merve Şirbini örtülü olmasından dolayı İslamofobi terörü tetikçilerinden Alex W. adlı bir Alman genç tarafından saldırıya ve tehdide maruz kaldı. Bunun üzerine mahkemeye başvurdu. Mahkemedeki duruşma esnasında, saldırgan Alman genç yanında getirdiği kasaturayla tesettürlü bayan eczacıyı, mahkeme heyetinin gözleri önünde 18 yerinden bıçaklayarak öldürdü. Olay esnasında mahkemede bulunan polisler saldırgan Almana müdahale etmezken eşini kurtarmaya çalışan, Şirbini'nin kocası Dr. Ulvi Ukazi'ye engel oldular. Polislerin bu tutumu ve Alex W.'nin yanındaki kasaturayı rahatça mahkeme salonuna sokabilmesi cinayetin planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini açıkça gözler önüne seriyordu.

İslamofobi terörünün şiddet olayları sadece Şirbini cinayetinden ibaret kalmadı. Bunun dışında da muhtelif saldırılar, cinayetler, yaralamalar, sabotajlar ve benzeri şiddet eylemleri gerçekleştirildi. Bütün bu saldırılar Avrupa ülkelerindeki Müslümanların sürekli kendilerini İslamofobi terörünün tehdidiyle karşı karşıya hissetmelerine ve can güvenliği korkusu içinde yaşamaya başlamalarına sebep oldu.

Batı'daki İslamofobi terörünün resmî boyutunu oluşturan önemli bir gelişme de İsviçre'de camilere minare inşa edilmesini yasaklayan kanunun referandum yoluyla kabul edilmesi oldu. Batı emperyalizmi böyle bir yasağı referanduma dayandırırken güya "demokrasi"ye bağlılığını ortaya koyma iddiasındaydı. Gerçekte ise İslâm'a, İslâmî değerlere ve tüm İslâmî sembollere karşı başlattığı savaşı kitlesel tabana yayma çabasındaydı. Oysa benzer bir uygulamanın herhangi bir İslâm ülkesinde kiliselere karşı gerçekleştirilmesi durumunda hiç de demokratik olamayacağı tam aksine burada hemen "din özgürlüğü" söyleminin arkasına sığınacağı kesindir.

Özgürlükçü tutum iddiasında olan ve bunun arasında "din özgürlüğü"nü de öne çıkarmaya çalışan çağdaş haçlı zihniyetinin bu iddiasında hiç de samimi ve gerçekçi olmadığını burada karşımıza çıkan tutumundan da bütün açıklığıyla anlıyoruz. Çağdaş haçlı zihniyetinin Müslümanların din özgürlüğüne son derece kısıtlama getirmeleri daha başka yasaklarla, baskı uygulamalarıyla ve ayrımcılıkla da kendini gösteriyor.

Çağdaş haçlı zihniyetinin ikiyüzlülüğü ve çifte standartçılığı antisemitizmin önüne geçmek ve Yahudilere yaranmak için yasalar çıkarırken İslâm karşıtı terörün önüne geçmek için söze gelir bir adım atmamasıyla tam aksine bu teröre destek vermesiyle de karşımıza çıkıyor.

Resmi Şiddet

25 Aralık 2009 Cuma, Vakit gazetesi

Batı'da İslamofobi terörünün devlet yönetimleri ve medya tarafından desteklenmesi sebebiyle Avrupa'da yaşayan Müslümanlar baskı ve şiddete maruz kalırken İslâm âlemindeki Müslümanlar da çok rahat değiller. Baskıcı ve yasakçı rejimlerin sürdürdüğü resmî terör, devam eden anlamsız yasaklar yüzünden insanlar inançlarının gereğini yerine getirme konusunda muhtelif zorluklara, insanlık dışı baskılara maruz kalıyorlar. Bunların başında da başörtüsü yasağını zikretmek gerekir.

İslâm âlemindeki resmî şiddetin başında insanların düşünce ve inançlarından dolayı suçlu sayılmaları, yargı önüne çıkarılmaları ve mahkûm edilmeleri geliyor. Bu, hâlâ İslâm coğrafyasının tamamına yakın kısmında rutin bir sorun olarak devam ediyor. Bundan dolayı 2009'da da birçok İslâm ülkesinde insanlara inançlarından dolayı polis şiddeti uygulandı, tutuklamalar gerçekleştirildi. Birçok kişi başka herhangi bir sebep olmaksızın sadece düşünce ve inançlarından dolayı yargılanıp mahkûm edildi.

İnsanların düşünce ve inançlarından dolayı yakın takibe alındığı, tutuklandığı ve mahkûm edildiği ülkelerin başında diktatör İslam Kerimov sultasının devam ettiği Özbekistan'ı zikredebiliriz. Bu ülkede Nisan 2009'da gerçekleştirilen baskınlarda bazı kişiler Risale-i Nur külliyatı okumaktan dolayı tutuklandılar. Bunlardan on kişi sadece "Risale-i Nur okuma" suçlamasıyla 29 Nisan 2009'da mahkeme önüne çıkarılıp yargılandı ve 1'i dokuz 6'sı da altışar yıl hapse mahkûm edildi. 50 kişi de yine Risale-i Nur okuma suçlamasıyla tutuklanmıştı.

İnsanların inanç ve düşüncelerinden dolayı resmî teröre maruz kaldığı en önemli ülkelerden biri de Mısır'dır. Burada muhalif siyasi akımların en etkilisi olarak bilinen Müslüman Kardeşler sürekli baskı ve resmî şiddetle karşı karşıyadır. 2009 yılında bu cemaatin mensuplarının maruz kaldığı resmî terörün trendi arttı. Birçok yerde cemaatin teşkilatlarına baskınlar düzenlenerek tutuklamalar gerçekleştirildi. Tutuklananlar arasında cemaatin birçok ileri geleni de vardı.

Mısır'daki çağdaş Firavun rejimi kendi vatandaşlarına zulüm ve şiddet uyguladığı gibi zulmün taşeronluğunu da yapıyor. Bunu da Gazze'deki İslâmî hareket mensuplarına karşı Siyonist işgal devleti hesabına yapıyor. Gazze'nin dünyayla bağlantısını sağlayan tek kapı durumundaki Rafah sınır kapısı Mısır'a açıldığından oradaki İslâmî hareket mensupları da zorunlu olarak Mısır yolunu kullanıyorlar. Ama bazen zulüm taşeronlarının tuzağına düşüp işkenceye maruz kalıyorlar. Hamas'ın resmî sözcülerinden Dr. Sami Ebu Zuhri'nin kardeşi ve hareketin askerî kanadı İzzettin Kassam Birlikleri'nin komutanlarından Yusuf Ebu Zuhri de 2009'da çağdaş Firavun'un adamlarının uyguladığı vahşi işkence sonucu hayatını kaybetti.

İslâm âlemindeki resmî şiddet sadece insanların düşünce ve inançlarına karışmakla kalmayıp yaşayışlarına da müdahale ediyor, bu konuda baskıya başvuruyor. Resmi şiddeti siyaset ve strateji haline getiren bu rejimler hayat biçimi olarak İslâm'ı reddetmelerine, kendi yönetim tarzlarına, siyasi, hukuki ve ekonomik sistemlerine İslâm'ı karıştırmamalarına rağmen Müslümanların özel hayatlarını inançlarına göre şekillendirmelerine müdahale ediyor ve "senin İslâm'ı nasıl yaşayacağına, kişisel hayatındaki Müslümanlığın nasıl olması gerektiğine ben karar veririm" diyorlar. Hadisenin en çok yürek yakan tarafı da bu müdahaleyi çoğu zaman "âlim" cübbesi giyen, "âlim" sarığı saran kişilere yaptırmalarıdır.

Mısır'da Hüsni Mübarek'in doğrudan müdahalesiyle Ezher Üniversitesi şeyhliğine (rektörlüğüne) tayin edilen Muhammed Seyyid et-Tantavi'nin yüz örtüsünün İslâmî olmadığı iddiasıyla Ezher'deki peçe yasağına fetva vermesi de bunun bir örneğidir. Tantavi daha önce de Fransa'nın başörtüsü yasağına fetva vermiş, başörtüsünü İslâm'ın farz kıldığını ama Fransa'nın İslâm ülkesi olmaması sebebiyle yasaklayabileceğini söylemişti. Tantavi, yüz örtüsünün İslâmî olmadığı iddiasıyla Mısır rejimine de yüz örtüsü yasağı koyma yetkisi tanıdı.

İsviçre'nin minare yasağının gündeme gelmesinden kısa bir süre önce Azerbaycan hükümeti minarelerden ezan okunmasını yasaklamıştı. Azerbaycan'da ezan yasağı 2007 yılında da gündeme gelmişti. Ama tepkiler yüzünden bir süre kaldırıldı. 2009'da yeniden uygulamaya kondu.

Öte yandan kumara sonuna kadar izin veren KKTC de Kur'an öğretimine yasak koydu. Kıbrıs Öğretmenler Sendikası'nın kabadayıları Kur'an kurslarına baskınlar düzenleyerek kapılarına kilit vurdular. Onların bu cesareti göstermeleri tabii ki yönetimin kendilerine arka çıkmasından kaynaklanıyordu.

Global Kriz ve Global Sorunlar

26 Aralık 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi

2009'da en çok konuşulan konulardan biri global ekonomik krizdi. Temelinde ise Amerikan emperyalizminin küreselleşme stratejisi var. Çünkü küreselleşme dünyadaki tüm ekonomik sistemleri küresel emperyalizmin kurduğu ekonomik yapılanmayla bir bağlantı içine girmeye zorladı. Bu yapının merkezinde ise ABD sistemi yer alır. Dolayısıyla ABD'nin ekonomik yapısını sarsan bir gelişme tüm dünyadaki ekonomik altyapıyı etkiliyor ve kriz global depreme dönüşüyor. Tabii etkilenme depremin merkez üssüne yakınlık mesafesine göre değişiyor. Ama ekonomik yapılanmadaki küreselleşme yüzünden az ya da çok zarar görmeye sebep oluyor.

Global ekonomik krizin temelinde ABD'nin Irak ve Afganistan işgali ve bu işgallerin ardından hayata geçirilmesi düşünülen planların önünün tıkanması, dolayısıyla hesapların tutmamasıdır. Sözünü ettiğimiz küreselleşme sorunu olmasaydı belki sorun sadece ABD ekonomisini etkileyecekti. Ekonomik altyapıdaki küreselleşme depremin tesirinin geniş alana yayılmasına yol açtı.

Dünya 2009'a global ekonomik krizle girdi. Yıl içinde krizin aşılması için muhtelif girişimler gerçekleştirildi. Önemli uluslararası toplantılar düzenlendi. Krizin önemli bir boyutunu güven kaybı sorunu oluşturduğundan bu sorunun aşılması için psikolojik yönlendirme yapıldı. Bu amaçla bir yumuşatma faaliyeti yürütüldü. Krizin aşılmakta olduğu, önemli bir kısmının da aşıldığı, artık korkulacak yanının kalmadığı iddiaları sıkça gündeme getirildi. Oysa gerçek öyle değildi. Söylenenler vakıayı değil temennileri yansıtıyordu. Gerçekte ise kriz gittikçe büyüyor, sarsıntılar sürüyordu. Dolayısıyla psikolojik yönlendirme faaliyeti arzulanan tesiri yapmadı.

Uluslararası ve bölgesel organizasyonların 2009'da gerçekleştirdiği toplantıların ana konusu global ekonomik krizdi. Bu toplantılardan biri de G-8 zirvesiydi. Zirvede dünyanın zengin ülkelerini özellikle de global ekonomik depremin merkez üssünün bulunduğu ABD'yi birinci derecede sarsan bu problemin aşılması için alınacak tedbirler üzerinde duruldu. Bu doğrultuda önemli ve köklü kararlar alındı. Fakat kararlar her ne kadar radikal görünümlü olsa da toplama suyla değirmen döndürme çabasından öte bir anlam taşımıyordu.

Uluslararası ekonomik sorunların ve global ekonomik krizin çözümü için IMF ve Dünya Bankası da bazı önemli girişimlerde bulundu. Bu amaçla İstanbul'da, bütün dünyada yankı bulan uluslararası toplantı gerçekleştirdiler. Fakat bu iki kurumun temel felsefesi sömürü stratejisine dayandığından İstanbul'daki toplantının amacı da sömürü çarkının durmamasının nasıl sağlanacağı hakkındaydı.

Global ekonomik kriz uluslararası alanda bir değişim sürecinin başlatılması konusunun da gündeme gelmesine sebep oldu. Çünkü ABD'nin "yeni dünya düzeni" teorisine dayalı tek merkezli dünya sistemi teorisi artık çökmeye başlamıştı. Bu teorinin çökmesiyle bağlantılı olarak bölgesel güçler teorisi gündeme geldi. Bu teoriye göre tek merkezli dünya sistemi yerine yeni bölgesel güçler ortaya çıkacak ve bunlar bir denge politikası oluşturmaya başlayacaktı. Bununla bağlantılı olarak dinî, coğrafi, etnik ve daha başka ortak kimliklerin güç birliği oluşturmada değerlendirilmesi için muhtelif ataklar gerçekleştirildi.

Bölgesel güç oluşturmada Türkiye'nin ataklarından ayrıca söz edeceğiz. Bir önemli atak ise 31 Ağustos 2009'da başlayan ve iki gün süren Afrika Birliği zirvesinde çizilen yol haritasıdır. Libya'nın başkenti Trablusgarp'ta düzenlenen bu toplantıda Afrika'nın bir bölgesel güç olması ve bu amaçla imkânlarını birleştirmesi için yapılacak faaliyetler üzerinde duruldu. Toplantıda karara bağlanan bazı hususlar Trablusgarp Bildirgesi adıyla ilan edildi. Kararlar Afrika'nın biraz daha özgür ve bağımsız düşünmesi için güç birliği oluşturma çabası içinde olduğunu gösteriyordu.

Bir diğer önemli atak da Asya ülkelerinin ittifakıyla ilgili Asya Pasifik Ülkeleri Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesiydi. Burada dikkat çeken bir gelişme de ABD'nin global ekonomik krizi aşmak için Asya'ya yanaşması ve Çin başta olmak üzere APEC üyesi ülkelerle işbirliğini güçlendirmeye çalışmasıydı. ABD'nin bu tutumu Avrupa'nın ciddi rahatsızlığına yol açtı.

2009 yılının en önemli küresel sorunlarından biri de domuz gribi olmuştur. Fakat bu konuda gündemin ana konusu, hastalıktan ziyade bu hastalığın tedavisi için üretilen aşıyla ilgili komplo teorilerinin sebep olduğu tartışmalar oldu. Bu tartışmalar yüzünden zihinlerde oluşan tereddütler sebebiyle domuz gribi tehdidiyle karşı karşıya olduklarını düşünen milyonlarca insan aşı olmamayı tercih etti.

ABD'nin İslâm Dünyası Çıkartması

30 Aralık 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi

Eski Başkan Bush döneminde ABD'nin dış politikasının ana felsefesi, "ya bizdensiniz ya da düşmanımızsınız" sloganıyla özetleniyordu. Bu söz bazılarınca Bush'un gaflarından biri olarak görüldüyse de gerçekte Amerikan emperyalizminin "dünyayı yönetme" felsefesinin özünü oluşturuyordu. Dolayısıyla Bush'a has bir söz değil ABD'ye ait resmi prensipti.

ABD'nin böyle bir sözü sloganlaştırmasının ve ifade ettiği anlamı prensip haline getirmesinin sebebi silahına ve askeri gücüne çok güvenmesiydi. Sadece silahına güveni değil doğu bloğunun çökmesinden sonra öne çıkarılan "yeni dünya düzeni" teorisine dayandırılan küreselleşme gereği dünyanın ABD'ye mahkûm olduğunu düşünmesi de bu derece rahat hareket etmesine, dolayısıyla tehdidi psikolojik savaşın önemli bir aracı olarak değerlendirmesine imkân sağlıyordu. Fakat Irak ve Afganistan'daki direniş karşısında yaşadığı sarsıntı, ardından bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan global ekonomik krizin "yeni dünya düzeni" teorisini çökertmesi durumun kökten değişmesine sebep oldu.

Özellikle global ekonomik kriz ABD'nin İslâm âlemini göz ardı edemeyeceğini, ona her zaman ihtiyacının olduğunu gösterdi. Dolayısıyla "ya bizdensiniz ya da düşmanımızsınız" prensibine dayanan siyasetin yerine "Selamun aleykum" siyasetini geçirmek zorunda kaldı.

"Ya bizdensiniz ya da düşmanımızsınız" siyaseti George W. Bush ile birlikte pakete konup gönderildi. Yeni başkan Barack Hüseyin Obama ile birlikte gelen paketin içinden "Selamun aleykum" siyaseti çıktı.

Obama, Kahire Üniversitesi'nden İslâm âlemine hitaben yaptığı konuşmada söze "Selamun aleykum" diyerek başladı. Bu selam İslâm âlemine yönelik bir psikolojik çıkartmaydı. Psikolojik savaş politikasının artık çöktüğü anlaşıldığından psikolojik kuşatma politikasıyla bir çıkartma yapılıyordu. Çıkartma da gerçekten amacına ulaştı ve gereken tesiri yaptı. Çünkü konuşmanın başındaki selam devamındaki olumlu - olumsuz bütün sözleri gölgede bıraktı. Tayyib Erdoğan'ın Davos'ta Peres'e yönelik "one minute" sözü gibi.

Selamın ve ardından gelen konuşmanın bu kadar tesir etmesinde önceden yapılan yoğun propaganda ve etkileme faaliyetinin de önemli rolü vardı. Başta Obama, "barış yanlısı" olarak lanse edildi. Müslüman olmadığını ısrarla söylemesine rağmen babasından dolayı bir "İslâm" bağlantısı kurulması da ona sıcak ilgi oluşmasına vesile oldu. Irak'tan kademeli bir şekilde işgal gücünü çekme kararını kesinleştirmesi de bu olumlu yaklaşımı güçlendirdi. Obama da bütün bunlardan yararlanarak İslâm âlemine psikolojik kuşatma harekâtı yapma kararı aldı ve Kahire Üniversitesi konuşmasını ona göre planladı. Konuşma öncesinde de oldukça yoğun bir medyatik faaliyet yürüttü.

Obama Kahire konuşmasında her ne kadar psikolojik etkileme stratejisine ağırlık verdiyse de Siyonist işgal devletine desteği sürdüreceklerini söylemekten de çekinmedi. İşgal devletinin Yahudi yerleşim merkezleri inşaatlarını durdurma yönünde bazı zayıf çağrılarda bulunması ona desteğine aykırı bir mesaj içermiyordu. Üstelik Filistin direnişini de hedefe yerleştirmekten geri durmadı. Ama bütün bu sözler konuşmanın başındaki "Selamun aleykum"un gölgesinde kaldı.

Kahire'den İslâm âlemine psikolojik kuşatma harekâtı gerçekleştiren Obama öte tarafta Pakistan'ın Afgan direnişine lojistik destek verdiği tahmin edilen Svat bölgesine yönelik geniş çaplı saldırıyı sürdürmesi ve bölgede askerî kontrolü sağlamlaştırarak geçişleri zorlaştırması için yoğun baskı yapmaya da devam ediyordu.

Bunun yanı sıra Irak'taki askerî gücünü kademeli bir şekilde çekme kararı alan Obama, Afganistan'daki askerî gücünü artıracağını ve oraya askerî yönden yükleneceğini söylemekten de çekinmiyordu. Nitekim çok geçmeden bu sözlerini fiiliyata taşımak için harekete geçti ve Afganistan'daki işgal güçlerine 35 bin asker ilave etmeyi kararlaştırdı. Onun bu tutumu askeri, silahı ve tehdit gücünü bir strateji olarak kullanmaya devam ettiğini, barışa yöneliyormuş gibi görünmeyi sadece bir taktik olarak değerlendirdiğini gösteriyordu.

İlginçtir ki Afganistan'daki işgal gücüne 35 bin asker takviyesi yapma kararı almasının hemen ardından Obama'ya Nobel Barış Ödülü verildi. Bu gelişme, ödülün tamamen siyasi ve stratejik olduğunu gösteriyordu.

Obama'nın asker takviyesi yapmakla Afganistan'da kontrolü ele geçirmesinin kolay olmayacağını gelişmeleri yakından takip eden herkes söylüyor. Ama onun İslâm âlemine yönelik etkileme stratejilerini değerlendirirken öbür tarafta silahın gücünü nasıl kullandığını, sivil kalabalıkların hunharca katledilmesine nasıl göz yumduğunu da dikkatten uzak tutmamak gerekir.

Seçimler

31 Aralık 2009 Perşembe, Vakit gazetesi

2009 yılı içinde dünyada önemli seçimler de gerçekleştirildi. Bunlardan bazıları oldukça sancılı ve tartışmalı geçti. Sancılı geçen seçimler İslâm coğrafyasındaydı. Bazılarının hem öncesinde hem sonrasında olaylar oldu. Bazıları sonuçlarıyla ilgili tereddütlerden dolayı olaylara sebep oldu. Bazılarında ise seçimlerle ilgili bir tereddüt veya tartışmadan dolayı değil seçim sonrası manzaraya göre hükümetlerin şekillendirilmesi konusundaki pazarlıklardan kaynaklanan sıkıntılar oldu.

En olaylı geçen İran cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. 12 Haziran 2009'da gerçekleştirilen bu seçimlerde, bir önceki seçimde önemli zafer gerçekleştirmiş olan Mahmud Ahmedinejad yeniden aday oldu. Karşısına da en güçlü rakip olarak reformcu hareketi temsil eden Mir Hüseyin Musevi çıktı. Fakat dinî otoritenin tutumu reformcu kanadı istemediğini gösteriyordu. Seçim öncesinde böyle bir çekince konması beraberinde bir tartışmanın başlamasına yol açtı ve reformcu kanat bu tutumu seçimlerin güvenirliliği konusunda tereddütler oluşmasının gerekçesi olarak değerlendirdi. Diğer iki aday Muhsin Rızai ile Mehdi Kerrubi'nin ise kavgada fazla bir etkinlikleri yoktu.

Hile olabileceği tartışmalarına rağmen belirlenen tarihte seçim yapıldı ve Mahmud Ahmedinejad'ın % 66 oyla zafer kazandığı, birinci turda tek aday çoğunluğu elde ettiği için ikinci tura gidilmesine gerek kalmadan cumhurbaşkanının belirlendiği açıklandı. İlan edilen sonuçlara göre reformcu aday Mir Hüseyin Musevi de % 32 oranında oy almıştı. Fakat reformcu kanat sonuçlara razı olmayarak hile iddiasını daha çok öne çıkarmaya başladı. Seçimlere itiraz sadece muhalif siyasi çevrenin tepkilerinden ibaret kalmayıp meydanlara ve sokaklara da yansıdı. Günler süren gösteriler ve kitlesel eylemler oldu. Yönetim olayları polis gücüyle bastırdı. Olaylarda öncü rol oynadıkları düşünülen bazı kişiler de suçlu ilan edilerek cezalandırıldı.

Dini lider Ali Hamaney seçim sonuçlarının Allah'ın takdiri olduğunu söyleyerek halktan Ahmedinejad'ın etrafında kilitlenmelerini istedi.

Oldukça tartışmalı geçen bir diğer seçim Afganistan'daki cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Bu ülkede 20 Ağustos tarihli seçimlerle ilgili tartışmalar da seçimlerden önce başladı. İşgalin desteğiyle iş başına getirilerek cumhurbaşkanı yapılan Hamid Karzai ile eski Dışişleri bakanı Abdullah Abdullah'ın yarıştığı seçimlerin dürüstçe olmayacağı iddiasıyla bir ara Abdullah adaylıktan çekildiğini açıkladı. Sonra seçimler onun da katılımıyla belirlenen tarihte gerçekleştirildi ve Karzai'nin oyların çoğunluğunu alarak cumhurbaşkanlığını kazandığı ilan edildi. Fakat hile yapıldığı iddiasıyla itirazlar olması üzerine bazı yerlerde oyların yeniden sayımı kesin sonuçların alınmasının uzamasına yol açtı. Sonra itirazlara binaen 7 Kasım'da ikinci tur seçim yapılması kararlaştırıldı. Ama daha sonra Seçim Yüksek Konseyi Karzai'nin birinci turda oyların % 50'den fazlasını aldığına hükmederek onu cumhurbaşkanı ilan etti ve ikinci turu iptal etti.

2009'da önemli bir seçimin yapıldığı bir diğer ülke Lübnan'dı. Bu ülkede siyasi partiler ve gruplar 14 Mart İttifakı ve 8 Mart İttifakı adlı iki ayrı listeyle seçimlere girdiler. Sa'd el-Hariri'nin liderliğindeki Gelecek Partisi'nin de dâhil olduğu 14 Mart İttifakı 128 sandalyeli parlamentoda 71 üyelik alarak seçimlerden galip çıktı. Hizbullah ve Emel Partisi'nin de dâhil olduğu 8 Mart İttifakı ise 57 sandalye kazandı. Sancı ise seçim sonrasında koalisyon pazarlıklarında yaşandı. Sonunda Gelecek Partisi'nin başkanlığında kurulacak ve Hizbullah'ın da dâhil olacağı bir koalisyon oluşturulmasında anlaşma sağlandı.

Irak'ın Kürdistan bölgesinde de yerel parlamento üyelerinin ve bölge başkanının belirlenmesi için 25 Temmuz 2009'da seçim yapıldı. Barzani ve Talabani'nin partileri seçimlere birlikte girerek oyların % 60'ını aldılar. Bölge başkanlığını da Mesut Barzani kazandı.

KKTC'de 19 Nisan 2009'da gerçekleştirilen seçimlerde Derviş Eroğlu başkanlığındaki Ulusal Birlik Partisi % 44 oy alarak 26 sandalye kazandı ve tek başına hükümet kurmaya yetecek çoğunluğu elde etti. Ferdi Sabit Soyer'in liderliğindeki Cumhuriyetçi Toplum Partisi % 29 oyla 15 sandalye, Serdar Denktaş'ın liderliğindeki Demokrat Parti de % 10 oyla 5 sandalye kazandı.

2009'da gerçekleştirilen önemli bir seçim de Avrupa Parlamentosu seçimleriydi. 4-7 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen bu seçimlerde 27 ülkeden 375 milyon seçmen 736 parlamenteri belirleyecekti. Fakat katılım çok düşük oldu. Sağ partiler oylarını muhafaza ederken, aşırı sağcı partiler artırdı, sol partiler ise oy kaybetti.

Makedonya'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini, 5 Nisan 2009'da gerçekleştirilen ikinci turda George Ivanov kazandı. Bu ülkede yerel seçimler de yapıldı.

Türkiye'nin Atakları

01 Ocak 2010 Cuma, Vakit gazetesi

2009, Türkiye için gerçekten hareketli ve aynı zamanda sancılı, sıkıntılı bir yıl oldu. Türkiye'de önemli bir yerel seçim de gerçekleştirildi. Bu seçimlerin sonuçları İslâm âleminde de ilgiyle izlendi ve muhtelif açılardan ele alınıp yorumlandı. Ama biz bu yazımızda Türkiye'deki dâhili olaylar üzerinde değil dış ilişkiler konusunda 2009'da gerçekleştirilen ataklar ve girişimler üzerinde duracağız.

Türkiye bu dönemde Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun geliştirdiği "komşularla sıfır problem" prensibine dayalı birtakım ataklar gerçekleştirdi ve bu doğrultuda önemli bağlantılar kuruldu.

En başta Suriye'yle ilişkilerin ve karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesinde önemli adımlar atıldı. Karşılıklı olarak vizenin kaldırılması hem Suriye hem Türkiye vatandaşları açısından oldukça sevindiriciydi. Çünkü son yıllarda karşılıklı olarak ziyaretlerde ve iş ilişkilerinde ciddi artışlar oldu. Vizenin kaldırılması bu konudaki prosedürün kolaylaştırılması açısından büyük fayda sağlamıştır. Tabii yardımlaşma ve işbirliği sadece vizelerin kaldırılmasından ibaret değildi. Ayrıca ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, özellikle Türkiye'deki firmaların Suriye'de yatırım yapabilmesi için sağlanan kolaylıklar, karşılıklı ticaretin artırılması ve bunun dışında daha birçok ittifak sayesinde işbirliği güçlendirildi. Yeni irtibatlarla ve anlaşmalarla bu işbirliği daha da artmaktadır. İşbirliğinin pratiğe taşınmasında ticari kuruluşların, yatırımcıların ve turizm firmalarının büyük rolü olacaktır.

Türkiye'nin komşularla problemleri giderip ilişkileri güçlendirme amaçlı önemli bir atağı da Ermenistan'la diplomatik ilişkileri başlatma girişimleridir. Ermenistan'ın Karabağ işgalinin devam etmesi bu konuda ciddi bir engel oluşturuyor. Fakat bu engelin aşılması ve Ermenistan'ın bu işgale son vermesinin sağlanması da problemlerin ortadan kaldırılması için gerçekleştirilecek girişimlerle mümkün olacaktır. Bu sorunun hakkın sahibine iade edilmesi suretiyle çözüme kavuşturulması da karşılıklı diplomatik ilişkilerin başlatılmasını hızlandıracaktır.

Türkiye, henüz savaşın karanlığından tam çıkamamış ve zaman zaman göz korkutucu bombalama eylemlerine sahne olan Irak'la da ilişkilerini güçlendirmek ve işbirliğini artırmak için önemli bir atak gerçekleştirdi. Başbakan Recep Tayyib Erdoğan kalabalık bir ekiple birlikte gerçekleştirdiği Irak ziyareti esnasında farklı konularda 48 ayrı anlaşma imzaladı.

Türkiye'nin önemli çıkartma yaptığı İslâm ülkelerinden biri de Afrika Birliği içinde etkin konuma sahip olan Libya'ydı. Libya aynı zamanda ambargo sonrasında yeniden yapılanma ve altyapıyı geliştirme ihtiyacı içinde olması sebebiyle yatırıma açık bir ülkedir. Dolayısıyla Türkiye'nin bu ülkeyle ilişkilerini güçlendirmesi ve ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalaması Türkiyeli yatırımcılar açısından verimli bir alana girilmesi demektir. Libya, Afrika Birliği'ndeki konumu ve bu kıtada bazı ülkelerle ilişkileri sebebiyle bir köprü vazifesi görebilecek durumdadır.

Türkiye'nin komşularla ilişkileri güçlendirme konusunda İran'la işbirliğini ve yardımlaşmayı geliştirme amaçlı atakları da oldu.

Türkiye 2009 yılı içinde aynı zamanda İslâm dünyasında işbirliğinin artırılması ve ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla düzenlenen bazı önemli toplantılara da ev sahipliği yaptı. Bunların başında İSEDAK (İslâm Dünyası Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi) toplantısını zikredebiliriz. İKÖ'ye bağlı İSEDAK'ın İstanbul toplantısının amacı İslâm ülkeleri arasında ekonomik ilişkilerin hacmini ve işbirliğinin kapasitesini artırmaktı.

ABD'nin yeni dünya düzeni teorisinin çökmesinden sonra bölgesel güçler teorisinin gündeme geldiği bu dönemde Türkiye'nin bölge ülkelerine ve genelde İslâm dünyasına yönelik atakları, işbirliğini güçlendirme çabaları İslâm âleminde önemli bir ittifaka öncülük edebileceği yorumlarının yapılmasına da vesile oldu.

Siyonist işgal devletinin Gazze saldırısına tepkiyle başlayan ve özellikle Erdoğan'ın Davos'ta Şimon Peres'e sert tepkisiyle bayağı gündem oluşturan Türkiye - İsrail gerginliği muhtelif ihtilaflarla devam etti. Bu ihtilaf ve işgal devletiyle ilişkilerdeki gerginlik İslâm dünyasında Türkiye lehine bir hava oluşmasına vesile oldu.

Siyonist işgal devletiyle ilişkilerde gerginlik yaşanmasından rahatsız olan bazı yorumcular bunu bir eksen kayması olarak nitelendirdiler. Onlara göre Türkiye'nin Siyonist işgalin yörüngesinde kalması ve sürekli onun çıkarlarına hizmet etmesi gerekiyor.

Vefatlar

02 Ocak 2010 Cumartesi, Vakit gazetesi

Yüce Allah "her can ölümü tadacaktır" diye buyuruyor. Dünya hayatı geçici bir imtihan köprüsü olarak belirlenmiş. Hiç kimse hayatının ne zaman biteceğini de bilmiyor. İşte bu imtihan köprüsünden geçerken insanlar bir şekilde kalıcı hayata intikal ediyorlar. Biz de 2009 değerlendirmelerine dair makaleler silsilesinin sonuncusunu vefatlara ayırdık. Tabii sadece öne çıkan isimleri sıralasak bile uzun bir liste karşımıza çıkacaktır. Biz, hem kendilerini bir kez daha anmak hem de ölüm gerçeğini gözümüzün önünden geçirmek amacıyla 2009 içinde vefat eden veya öldürülen birkaç şahsiyetten özet bilgilerle söz etmek istiyoruz.

İslâm âleminin önemli âlimlerinden ve düşünürlerinden olan Fethi Yeken 13 Haziran 2009'da 76 yaşında vefat etti. Yazdığı eserlerle özellikle gençlerin bilgilenmesine ve bilinçlenmesine öncülük eden Fethi Yeken aynı zamanda Müslüman Kardeşler'in Lübnan kanadının uzun süre liderliğini yaptı. Yeken, son zamanlarında İslâmî Çalışma Cephesi adlı bir siyasi parti kurmuştu ve onun genel başkanlığını yapıyordu. Ayrıca hanımıyla birlikte Trablus'ta Cinan Üniversitesi adlı bir özel üniversite kurmuştu.

2009'da hayatını kaybeden önemli ilim ve düşünce adamlarından biri de Müslüman Kardeşler'in Suriye kanadının ileri gelenlerinden olan Hasan Huveydi'dir. Ürdün'ün başkenti Amman'da tedavi gördüğü sırada 13 Mart 2009 tarihinde 84 yaşında vefat etti. Şam Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan ve aynı üniversitede doktorasını tamamlayan Hasan Huveydi önemli bir dava önderiydi. 1943'te 18 yaşındayken Müslüman Kardeşler'e katıldı ve bir ömür boyu bu cemaat içinde hizmet verdi. Suriye'deki rejimin bu cemaate uyguladığı baskı ve resmî şiddet sebebiyle Üstat Huveydi vatanı dışında, gurbet hayatı yaşıyordu.

Siyonist işgalin Gazze'ye yönelik vahşi saldırısı 1500 civarında insanın şehit olmasına yol açtı. Fakat bunlardan ikisinden ismen söz etmek ve burada kendilerini bir kez daha anmak istiyoruz. Filistin'in ileri gelen ilim adamlarından, hadis profesörü ve aynı zamanda önemli bir dava önderi olan Nizar Reyyan 1 Ocak 2009'da evinin işgalci saldırganların füzelerine hedef olması sebebiyle 50 yaşında hayatını kaybetti. Saldırıda Üstat Nizar Reyyan'la birlikte eşleri ve birkaç çocuğu da şehit edildi.

Bir diğer önemli isim de Hamas hükümetinde uzun süre İçişleri Bakanı olarak görev yapan, Gazze'de güvenlik ve disiplini sağlamada başarılı çalışmalarıyla tanınan, hareketin ileri gelen siyasi liderlerinden Said Siyam'dı. O da 15 Ocak 2009'da kardeşinin evinde olduğu sırada yerinin yerli işbirlikçiler tarafından ihbar edilmesi sebebiyle füze saldırısına maruz kalması sonucu 50 yaşında şehit oldu.

2009'da vefat edenler arasında Suudi Arabistan'ın ileri gelen âlimlerinden Abdullah ibnu Cibrin'i zikretmek gerekir. 13 Haziran'da 77 yaşında vefat eden İbnu Cibrin otoriter bir ilim adamı olmakla birlikte hâkim sisteme yakın durmasıyla tanınıyordu. Bu tutumundan dolayı bazı eleştirilere maruz kalmıştı.

Sudan'ın uzun süre cumhurbaşkanlığını yapan Cafer Numeyri 30 Mayıs 2009'da Sudan'ın başkenti Hartum'da 79 yaşında vefat etti. Cafer Numeyri 25 Mayıs 1969'da Sudan ordusunda albayken gerçekleştirdiği bir darbeyle ülke yönetimine el koymuştu. Ona karşı 1971'de komünistler tarafından darbe yapıldı, fakat halkın komünistlere tepki göstermesi sebebiyle Numeyri üç gün sonra yönetimi geri aldı. 6 Nisan 1985'te General Abdurrahman Suvaruzzeheb'in gerçekleştirdiği darbeyle Numeyri yönetimi son buldu. Yönetimde kaldığı süre içinde çok zikzaklı bir çizgi izlemiştir.

Gabon Cumhurbaşkanı Ömer Bongo da 8 Haziran 2009'da kalp krizi sonucu 73 yaşında hayatını kaybetti. İlk adı Albert Bernard Bongo olan ve Müslümanlığa geçtikten sonra Ömer Bongo adını alan bu kişi Afrika'nın batısındaki Gabon'da, eski cumhurbaşkanı Leon M'ba'nın Kasım 1967'de ölmesinden sonra cumhurbaşkanı olmuştu. O da vefatına kadar bu görevde kaldı. Ömer Bongo bütün ailesiyle birlikte Müslüman olmuştu. Onların Müslüman olmaları Bongo kabilesini etkilemiş ve bu kabilenin mensuplarının da çoğu Müslüman olmuştu. Bongo, 1973 savaşından sonra işgalci Siyonist devletle tüm diplomatik ilişkileri kesmişti.

Irak'taki Şii cemaatin liderlerinden Abdülaziz el-Hakim de 26 Ağustos 2009'da akciğer kanserinden dolayı tedavi gördüğü İran'da 59 yaşında hayatını kaybetti.

2009'da vefat edenler arasında 25 Mart 2009 tarihinde gerçekleşen şüpheli bir helikopter kazası sonucu 55 yaşında hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nu da özellikle zikretmek gerekir.